“Doğanın bize değil bizim doğaya ihtiyacımız var”

Artık tarım ürünleri önceki dönemlere göre hem içerdiği elementler hem de lezzet, koku vb. gibi özellikler yönünden istenilen düzeyde değil. Bu nedenle yaşı belli bir noktaya gelmiş insanlarda zaman zaman “nerede o tatlar” şeklinde hayıflanmalara şahit oluyoruz.

“Çevrede ve doğada yaşanan tahribattan hepimiz eşit oranda mı suçluyuz?” “Çevre tahribatı refah düzeyi ile ne kadar ilintili?” ve “İklim değişikliği ve kirlilik gelecekte gıda üretimini nasıl etkileyecek?” Çevre-gıda ilişkisinin gündeminde olan soruları yanıtlayan Prof. Dr. Selim Kılıç’a göre biz kendimizi doğanın ilkelerine uydurmazsak, bu işi doğa ağır bir bedel ödettirerek düzenleme yoluna gidebilir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yer yer görülen açlık sorunları giderek yayılabilir.



Dünyanın en büyük gıda fabrikası diyebileceğimiz dünya denizleri, kirlilik ve aşırı avlanma nedeniyle yakın bir gelecekte yok olma riski ile karşı karşıya. Diğer yandan artan nüfus baskısı gıda üretiminde kalite ve denetim sorunlarını da beraberinde getiriyor. Artık tarım ürünleri önceki dönemlere göre hem içerdiği elementler hem de lezzet, koku vb. gibi özellikler yönünden istenilen düzeyde değil. Bu nedenle yaşı belli bir noktaya gelmiş insanlarda zaman zaman “nerede o tatlar” şeklinde hayıflanmalara şahit oluyoruz.


Bilim bize ekolojik sistemin birbirini tamamlayan yapılar olduğunu göstermiştir. Bunun en basit örneği arılardır. Arı nüfusunda bir azalma, insan türünün büyük bir kısmının yok olmasına neden olacaktır. Bu nedenle doğaya bakış açımız bütüncül bir yaklaşım içinde olmak zorundadır. Ancak bu yaklaşıma çok yabancı olduğumuz açıktır. Bütün insanlara “doğanın bize ihtiyacı olmadığını, oysa bizim doğaya ihtiyacımız olduğunu” net bir şekilde anlatmamız gerekiyor.


Özlem As
Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Kentleşme ve Çevre Sorunları ABD öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Kılıç, davranışlarımızın çok ağır sonuçlarını artık görmeye başladığımızı belirterek ekolojik dengenin belirgin bir şekilde bozulduğunu söyledi.
Tarihin doğa karşısında kazandığımız her başarının bir maliyetinin olduğunu gösterdiğini belirten Kılıç, “Bu nedenle dikkatli olmak zorundayız. Uygarlığımız son dönemlerde elde edilen bilimsel başarılar ile göz kamaştırsa da küresel ısınma ve iklim değişikliği sorunları kapımızı çalmış durumda” diye konuştu.
Prof. Dr. Selim Kılıç ile çevre-gıda ilişkisini konuştuk.

Türkiye'de son dönem gıda üretimi, tarım-hayvancılık çevre üzerinde nasıl bir olumsuz etki bırakmaktadır?

Hem dünya genelinde hem de ülkemizde artan nüfus ve azalan ekim alanları, bizi gıda güvenliği sorunu ile baş başa bırakmıştır. Bütün inşaların en önemli sorunu beslenmedir. Bu nedenle artan nüfusla birlikte farklı ve zenginleşen üretim alanları ortaya çıkmıştır. Gıda üretiminin artması, üretiminden-tüketimine kadar birçok alanda sorunların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kaçınılmaz olarak ne kadar fazla üretim yaparsanız, gübrelemeden ilaçlamaya, taşımadan saklamaya kadar birçok alandan çevrenin kirlenme riski de bir o kadar artmaktadır. Dünya genelinde ciddi bir sorun haline gelmeye başlayan küresel ısınmanın önemli bir nedeni de metan gazıdır. Bu gazın atmosfere yoğun olarak karışmasının nedeni olarak hayvancılık sektörü gösterilmektedir. Diğer yandan artan nüfus nedeniyle daha çok çiftlik hayvanının yetiştirilmesi, belli bir hayvan popülasyonunun diğer canlılar aleyhine artmasına neden olmaktadır. Diğer bir ifadeyle bu durum yabanıl hayvanların yaşam alanlarında daralmaya neden olmaktadır. Tarım topraklarının aşırı kullanılmasının ve kirlenmesinin de yine bu üretim süreçlerinin bir sonucu olduğunu belirtmek gerekir.

Şu anda yaşanan çevre sorunlarından insan, birey ne kadar sorumlu?

Yaşadığımız çevre sorunları ne yazık ki insan kaynaklı sorunlardır. Sorunun temelinde beslenme, enerji sorunu ve refah artışı gibi gelişmeler bulunmaktadır. Belki bireyler bu kirlenmeden doğrudan sorumlu olmasa bile, modern yaşam onu da sistemin bir parçası haline getirmektedir. Bireyin günlük hayatında daha seçici olması da sonucu değiştirecek kadar etkili olamadığı ortadadır. Her birey istese de istemese de tüketim toplumunun bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle kendisini daha çok tüketim olarak gösteren refah artışından aldığımız her pay bizi çevre sorunları karşısında sorumlu bir birey haline getirmektedir. Ancak bu her ülkede her sosyal statüde tüketim miktarına bağlı olarak değişmektedir. Eğer çok tüketiyorsanız çok, az tüketiyorsanız az sorumlu olduğunuz anlamına gelmektedir. Bir Hintli ile bir ABD’linin çevreye aynı ölçüde maliyet yüklediği söylenemez.

Çevre sorunları sürdürülebilir gıdayı ne ölçüde etkiler?

Çevre sorunları sürdürülebilir gıdayı doğrudan etkilemektedir. Aslında teknolojik gelişmeler dünya genelinde her insanı aynı ölçüde etkilememektedir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde öncelik hayatta kalmamıza hizmet edecek olan gıda üretimi olmalıdır. Oysa gıda dışındaki ihtiyaçlar için birçok alanda üretim yapılmakta ve bu da haliyle çevre sorunlarına neden olmaktadır. Kirlenen hava, su ve toprak gibi çevresel değerler, dünyanın gıda üretimi için açık bir tehdit haline gelmektedir. Bunun somut örneği, balıkçılık sektörünün sürekli olarak küçülmesidir. Diğer yandan ekilebilir topraklar sanayi ve kentleşme nedeniyle hızlı bir şekilde azalmaktadır. Dünyanın en büyük gıda fabrikası diyebileceğimiz dünya denizleri, kirlilik ve aşırı avlanma nedeniyle yakın bir gelecekte yok olma riski ile karşı karşıyadır. Diğer yandan artan nüfus baskısı gıda üretiminde kalite ve denetim sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Artık tarım ürünleri önceki dönemlere göre hem içerdiği elementler hem de lezzet, koku vb. gibi özellikler yönünden istenilen düzeyde değildir. Bu nedenle yaşı belli bir noktaya gelmiş insanlarda zaman zaman “nerede o tatlar” şeklinde hayıflanmalara şahit oluyoruz.

Sürdürülebilir gıda için çevreye nasıl yaklaşmak gerekir? Birey, sanayi ve kamu neler yapmalı?

Sürdürülebilir gıda ancak birey, devlet ve üreticinin birlikte çalışmasıyla başarabileceği bir konudur. Öncelikle bunun için doğaya tabi olmak, diğer bir ifadeyle doğanın bize tanıdığı sınırlar içinde kalmak gerekir. Ancak bu çok zor bir durum. Oysa kontrol edilmeyen nüfus artışları, savaşlar, kalkınma çabaları ve yaşam standardını yükseltme çabaları buna engel olan politikalardır. Kısaca biz insanlar, doğanın verdikleri ile yetinme gibi bir düşüncemiz olmadığını her platformda gösteriyoruz ya da hissettiriyoruz. Bu davranışımızın çok ağır sonuçları ekolojik dengenin belirgin bir şekilde bozulmasıdır. Eğer biz kendimizi doğanın ilkelerine uydurmazsak, bu işi doğa ağır bir bedel ödettirerek düzenleme yoluna gidebilir; dünya üzerinde açlık sorunları baş gösterebilir. Bu zaten dünyanın çeşitli bölgelerinde yer yer görülüyor, endişem bunun giderek yayılmasıdır. Tarih bize doğa karşısında kazandığımız her başarının bir maliyetinin olduğunu göstermiştir. Bu nedenle dikkatli olmak zorundayız. Uygarlığımız son dönemlerde elde edilen bilimsel başarılar ile göz kamaştırsa da küresel ısınma ve iklim değişikliği sorunları kapımızı çalmış durumda.

Peki çevre tahribatı, çevre sorunları toplumun gelişmişlik düzeyi, refahı ile ilintili mi?

Çevre sorunu ne yazık ki üretimden kaynaklanan bir sorundur. Üretime bağlı olarak artan zenginliğimiz ne yazık ki doğaya bir o kadar da baskı anlamına gelmektedir. GSMH’nin dünya genelindeki toplamı sürekli artıyor, birkaç yıl önce 87 trilyon ABD Doları civarındaydı. Bu büyüme rakamları ile dünyanın yaşadığı çevre sorunları arasında paralellik bulunmaktadır. Çevre sorunlarına küresel çapta bakmak gerekiyor. Bazen yerel bakmak sorunu tam olarak görmemizi engelleyebilir. Gelişmekte olan ülkelerde daha fazla çevre sorunları yaşandığına da şahit oluyoruz. Gelişmiş ülkelerin kirletici sanayilerini gelişmekte olan ülkelere kaydırdığı artık sır değil. Bu nedenle gelişmiş ülkeler tükettikleri birçok ürünün yol açtığı çevre sorunlarının bedelini ithalat yoluyla gelişmekte olan ülkelere ödettirebiliyorlar. Bunu tarım ve sanayide kolaylıkla görebiliriz. Çin dünyanın fabrikası haline gelmiş bir ülke olmasına karşın çok ciddi çevre sorunları yaşamaktadır. Bütün bunlara rağmen gelişmiş ülkelerin de bu kirlilikten etkilendiklerini, kaçamadıklarını belirtmek gerekir. Çünkü dünya biz insanların ortak evidir. Bu nedenle ortaya çıkan sorunlar her ülkeyi öyle ya da böyle etkilemektedir. Örneği ABD’nin Pasifik kıyısındaki kentlerindeki hava kirliliğinin yaklaşık yüzde 15’inin Çin kaynaklı olduğu belirtilmektedir. Bu da siyasi açıdan birçok dünya olsa da, ekolojik açıdan tek bir dünyamız olduğu gerçeğini bizlere bir kere daha göstermektedir.

Türkiye ve dünyada çevre tahribatında hangi kayıplar göze çarpmaktadır? Bizi ya da bir sonraki kuşakları neler bekliyor?

Türkiye’de ve dünyada ortaya çıkan çevre sorunları, kalkınma, enerji, beslenme vb. politikaların yol açtığı sorunlardır. Türkiye son yıllarda fosil yakıtların kullanımı politikasına ağırlık vermiştir. Bu karbon salınımlarını artıran bir gelişme olduğu gibi kentlerin de kış aylarında yoğun kirlenmesine neden olmaktadır. Bir de buna artan taşıt sayısı eklenince tablo ağırlaşmaktadır. Açıkça mobilite doğayı tehdit eden en önemli unsurlardan biri haline gelmiştir. Ulaşım olanaklarının artması hızlı bir şekilde dünya üzerindeki kıyıda köşede kalmış alanların da insanlar tarafından tahrip edilmesine neden olmaktadır. Özellikle turizm politikaları nedeniyle, birçok bakir bölge tehdit altındadır. Çünkü insanın gittiği alanlar çok farklı nedenlerle de olsa kirlilik sorunu yaşamaktadır. İnsan, dünya üzerinde tek canlı türü olmak yolunda hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Diğer canlıların yaşam alanlarına işgalci bir tür olarak girmektedir. Ne yazık ki bu gelişmeler biyolojik zenginliklerin yok olması ile sonuçlanmaktadır. Gelecek kuşakları zengin biyolojik rezervlerin beklemediği söylenebilir. Böyle giderse birçok canlının çok yakın bir zamanda neslinin tükeneceği açıktır. Oysa bilim bize ekolojik sistemin bir birini tamamlayan yapılar olduğunu göstermiştir. Bunun en basit örneği arılardır. Arı nüfusunda bir azalma, insan türünün büyük bir kısmının yok olmasına neden olacaktır. Bu nedenle doğaya bakış açımız bütüncül bir yaklaşım içinde olmak zorundadır. Ancak bu yaklaşıma çok yabancı olduğumuz açıktır. Bütün insanlara “doğanın bize ihtiyacı olmadığını, oysa bizim doğaya ihtiyacımız olduğunu” net bir şekilde anlatmamız gerekiyor.

Prof. Dr. Selim Kılıç kimdir?

1994 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını aynı üniversitede kent ve çevre sorunları üzerine yaptı. Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde Kent ve Çevre Sorunları A.B.D.'de görev yapmaktadır.