Gıda alerji testi mi yoksa gıda intolerans testi mi?

İç Hastalıkları ve İmmunoloji-Allerji Uzmanı Prof. Dr. Osman Şener, “Gıda intolerans testleriyle vücudun hangi besinlere intoleransı olduğunun saptanması söz konusu olmadığı gibi, bu yiyecekleri tüketmeyerek obezite, kronik yorgunluk, depresyon, astım, kabızlık, migren, romatizma, egzema, sedef hastalığı gibi birbiriyle ilişkisiz çeşitli sağlık sorunlarının giderilmesi de mümkün değildir” dedi.

“Allerjik hastalıklar günümüzde çok sık görülen hastalıklardır” diyen İç Hastalıkları ve İmmunoloji-Allerji Uzmanı Prof. Dr. Osman Şener, “En sık görülen allerjik hastalıkların başında saman nezlesi (allerjik rinit) gelmektedir. Toplumda allerjik rinit görülme sıklığı yüzde 20’lere kadar çıkmaktadır. Yani kabaca her beş kişiden birinde allerjik rinit vardır diyebiliriz” dedi.

Büşra Sözen 

Günümüzde allerji çok yaygın. En çok hangi allerjiler görülüyor?

Sizin de belirttiğiniz gibi allerjik hastalıklar günümüzde çok sık görülen hastalıklardır. En sık görülen allerjik hastalıkların başında saman nezlesi (allerjik rinit) gelmektedir. Toplumda allerjik rinit görülme sıklığı yüzde 20’lere kadar çıkmaktadır. Yani kabaca her beş kişiden birinde allerjik rinit vardır diyebiliriz. Allerjik rinitler polenler, ev tozu akarları, mantar sporları veya hayvan tüy ve deri döküntüleri gibi allerjenlerin neden olduğu rinitlerdir. Allerjik rinit hapşırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ile burun, boğaz, gözler ve kulaklarda kaşıntı gibi yakınmalara neden olur. Polenlerin neden olduğu allerjik rinitlerde yakınmalar, polen mevsimi olan ilkbahar, yaz ve sonbahar dönemlerinde mevsimsel olarak ortaya çıkar. Buna karşılık ev tozu akarları, mantarlar ve hayvansal allerjenlere bağlı allerjik rinitler yıl boyu sürer. Yakınmalar genellikle yirmili yaşlardan önce başlar ve tedavi edilmediği takdirde yaşam boyu sürer. Anne-babanın allerjik bünyeli olması, annenin sigara içmesi ve bebeğin anne sütü yerine yapay mamalarla beslenmesi durumunda hayatın daha erken dönemlerinde başlayabilir. Tanıda bugün için en geçerli yöntem allerji deri testleri ile sorumlu allerjenlerin belirlenmesidir. Allerji deri testleri ile allerjenler belirlendikten sonra tedavi planlanır. Ev içinde karşılaştığımız allerjenlere duyarlı olan hastalar, ev tozu akarları ve evcil hayvanların allerjenlerinden kendilerini sakınmak için bazı çevresel kontrol önlemleri alarak karşılaştıkları allerjen yoğunluğunu bir ölçüde azaltabilirler. Çevresel kontrol önlemlerinin yeterli olmadığı ve hastanın yakınmalarının devam ettiği durumlarda ise ilaç tedavisine geçilir. Tıbbi tedavide, hastalığa ait belirti ve bulguları kullanıldıkları sürece geçici olarak baskılayan (semptomatik) ilaçlar kullanılabilir. “İmmunoterapi” veya halk arasında bilinen adıyla “aşı tedavisi” ise, sorumlu allerjenlerin düşük konsantrasyon ve dozlardan başlanarak belirli aralıklarla ve giderek artan dozlarda deri altına injekte edilmesi şeklinde uygulanan bir tedavi yöntemidir. Bu tedavi, direkt olarak bağışıklık sistemine etki ederek temeldeki allerjik mekanizmayı ortadan kaldırdığından, hastalar tam olarak düzelmekte ve ilaç gereksinimleri tamamen ortadan kalkmaktadır. Çevre kontrol önlemleri ve çeşitli ilaçlarla yakınmaları tam olarak baskılanamayan hastalar ile yakınmaları uzun süren ve sürekli ilaç kullanma durumunda olan hastalar için immunoterapi en uygun tedavi seçeneğidir. Ayrıca, yapılan bilimsel çalışmalar immunoterapi uygulanan hastalarda astım gelişim riskinin de anlamlı olarak azaldığını ortaya koymuştur. Allerjik rinitleri izleyerek izleyerek astım, kurdeşen (ürtiker), ilaç, gıda ve arı allerjileri, atopik egzema en sık karşılaştığımız başlıca allerjik hastalıklar olarak sayılabilir.

Eskiye göre allerjilerin artmasının bir nedeni var mı?

Çok güzel bir noktaya temas ettiniz. Allerjik hastalıkların eskiden bu kadar önemli bir sağlık sorunu olmamasına karşılık, günümüzde neredeyse herkesin bir şeylere allerjisi olduğunu gözlemlemekteyiz. Evet alerjik hastalıklar toplumda giderek bir artış göstermekte. Bunu çeşitli nedenlere bağlamak mümkündür. Birincisi, şehirleşme ve modern hayata geçişle birlikte giderek doğadan daha fazla uzaklaşıyoruz ve daha fazla allerjen ve kimyasal maddelerle karşılaşıyoruz. Günümüzde tükettiğimiz pek çok hazır gıda içeriğinde renk vermek, lezzetini arttırmak veya belli bir süre bozulmadan muhafaza etmek amacıyla çeşitli kimyasal katkı maddeleri bulunduruyor. Bu kimyasal katkı maddeleri de gıdalarla ilişkili allerjik rahatsızlıklara tol açabilmektedir. Yine bilimsel çalışmalar ve ilaç endüstrisindeki gelişmelere paralel olarak günümüzde hastalıkların tedavisi için pek çok ilaca sahibiz. Bu ilaçların çeşitli hastalıkların tedavisi için insanlığa büyük katkılar sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. Ancak ilaçların özellikle duyarlı kişilerde çeşitli alerjik reaksiyonlara yol açabileceği de hiç bir zaman unutulmamalıdır. İlaç reaksiyonları sonucu hafif bir deri döküntüsünden astım krizine kadar değişebilen, hatta bazen hayatı tehdit eden ve ölümcül seyredebilen tablolar ortaya çıkabilir.

Son yıllarda allerjilerin artış nedenlerinden biri olarak “hijyen hipotezi” de öne sürülmektedir. Hijyen hipotezini kısaca şu şekilde açıklayabiliriz: Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanlık için pek çok olumlu gelişmeyi yanında getirmekte ve hayatımız giderek kolaylaşmaktadır. Tıp alanındaki sürekli ilerlemelere paralel olarak artık mikrobik hastalıklar ciddi bir sağlık sorunu olmaktan çıkmış durumdadır. Çok değil daha 50 yıl önce tüberküloz, sıtma, menenjit gibi hastalıklar ölümcül seyreden, hatta neredeyse çözümsüz sağlık sorunlarıyken günümüzde kullanılan etkili ilaçlarla artık ciddi bir sağlık sorunu olmaktan çıkmış durumdadır. Ancak, acaba mikroplardan korunalım derken, bağışıklık sistemimizin normal işleyişini bozuyor muyuz? Çocuklukta tanışmamız gereken bazı infeksiyon hastalıkları etkenlerinin aslında bağışıklığımızın doğal gelişimi için gerekli olabileceği öne sürülmektedir. Aşırı steril ortamda büyütülen bebeklerin, ileride allerjik hastalıklara aday oldukları gözlenmektedir. İşte son yıllarda dikkati çeken bu görüş, “Hijyen Hipotezi” olarak adlandırılmaktadır. Günümüzde allerjik hastalıklar, özellikle gelişmiş toplumlarda artış göstermektedir. Gelişmekte olan ülkeler halen infeksiyon hastalıkları ile başa çıkmaya çalışmakta ve bu ülkelerde allerjik hastalıklar ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturmamakta, buna karşılık gelişmiş ülkelerde neredeyse steril şartlarda yetiştirilen insanlar allerjik hastalıklardan daha çok yakınmaktadır. Erken yaşta kreşe başlama, kırsal alanda ya da çiftlik ortamında doğma ve büyüme, çocuklukta bazı barsak infeksiyonlarının geçirilmesi gibi faktörlerin, ileri dönemde allerji gelişimini azalttığını gösteren pek çok çalışma mevcuttur. Kişi ne kadar kalabalık bir aile ortamında büyümüşse, kendisinden büyük ne kadar fazla sayıda abla ve ağabeyi varsa, allerjik hastalığa yakalanma ihtimali o kadar azdır. Bunun nedeninin daha büyük kardeşlerden bulaşan mikrobik hastalıklar olduğu düşünülmektedir.

Bağışıklık sistemiz bizi infeksiyonlardan korumak, vücudumuzun kendi hücrelerini yabancı maddelerden ayırt edebilmesini sağlamak ve tümör hücrelerini öldürmek gibi görevleri olan karmaşık bir sistemdir. Bağışıklık sistemi beyaz kan hücreleri ile antikorlar ve kompleman sistemi gibi proteinlerden oluşur. Bağışıklık sistemimizin her bir parçasının kendine özgü özel görevleri vardır. İnfeksiyon etkeni olan mikro organizmalarla karşılaştıkça, bağışıklık sistemimizi oluşturan elemanlar infeksiyon hastalıkları ile başa çıkma yönünde güçlenir. Mikroplar tarafından yeterince uyarılmanın olmadığı steril şartlarda ise bağışıklık sistemimiz allerjk yanıtlar oluşturacak şekilde farklılaşmaktadır.
Allerjik hastalıkların artış göstermesinin diğer bir nedeni ise bu konudaki farkındalığın ve tanı imkanlarının artmasıdır. Ülkemizde allerji ile ilgili ilk çalışmalar 60’lı yılların sonlarında Ankara ve İstanbul’daki tıp fakültelerinde başlamıştır. Yirmi yıl öncesine kadar allerji uzmanlarının sayısı son derece yetersizdi ve mevcut allerji merkezleri de genellikle üç büyük şehrimizde yer almaktaydı. Halen ülkemizde çoğu üniversite ve eğitim-araştırma hastanelerinde görev yapmakta olan 300’ü aşkın allerji uzmanı bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, tanı ve tedavi imkanlarına daha kolay ulaşmanın da alerjik hastalıkların sıklığında göreceli bir artışa neden olduğunu düşünmekteyim. Hastalarda farkındalığın artışında uzman sayısındaki artışla birlikte basın-yayın organlarının yaptığı olumlu yayınlar ve bilinçlendirme çalışmalarının da büyük bir katkısı olduğu bilinen bir gerçektir.

Gıdaların allerjideki önemi nedir?

Gıdaların alımından sonra ortaya çıkan rahatsızlıklar istenmeyen gıda reaksiyonları olarak tanımlanmaktadır. Gıda allerjileri ve gıda intoleransı bu başlık altında yer alan klinik belirtileri ve oluşum mekanizmaları farklı hastalıklardır.
Gün içinde almakta olduğumuz çeşitli gıdalar allerjik reaksiyonlara yol açabilir. Gıda allerjileri, vücudumuzun bağışıklık sistemi aracılığı ile besin proteinlerine karşı gösterdiği anormal yanıt sonucu ortaya çıkan istenmeyen aşırı duyarlılık reaksiyonlarıdır. Gıdalara karşı oluşan IgE yapısındaki antikorlar gıda allerjilerinin gelişmesinde temel rolü oynamaktadır.
Gıda alerjisinin gelişim süreci, bağışıklık sistemimizin besinlerdeki bazı proteinleri bir tehdit unsuru olarak algılayıp bunlara karşı IgE yapısında antikorlar üretmesi ile başlar. Yapılan bu antikorlar mast hücresi veya bazofil adlı hücrelere bağlanır. Bu şekilde duyarlılık kazanmış olan bir kişi tekrar aynı gıdayı aldığında allerjiye neden olan besin proteinleri daha önce yapılmış olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücreleri ile bazofillerden başta histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına yol açar. Klinik bulgular, salınan bu maddelerin çeşitli dokular ve organ sistemlerindeki etkilerine bağlı olarak gelişmektedir. Gıda allerjilerinde klinik bulgular besin alımından çok kısa süre sonra ortaya çıkar. Gıda allerjisine bağlı başlıca bulgular ciltte kızarıklık, kaşıntı ve ürtiker plakları, dudaklarda ve göz çevresinde şişlik, karın ağrısı, kusma, nefes darlığı, öksürük, boğazda tıkanıklık hissi, dilde şişme, göğüs ağrısı, çarpıntı ve tansiyon düşüklüğü olarak sayılabilir. Pek çok organın aynı anda, hızlı ve şiddetli bir şekilde etkilendiği anafilaksi ise gıda allerjisi sonucu ortaya çıkabilen ve acil tedavi gerektiren en ağır allerjik reaksiyondur.

Gıda alerjileri en önemli anafilaksi nedenlerinden biri olduğundan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Genel olarak en sık allerjiye yol açan gıdalar inek sütü, yumurta, balık, yer fıstığı, fındık, ceviz, antep fıstığı gibi kuruyemişler, kabuklu deniz ürünleri, soya, baklagiller, buğday ve susamdır. Ancak, farklı toplumlarda beslenme alışkanlıklarına paralel olarak gıda allerjisi nedenleri değişiklikler gösterebileceği unutulmamalıdır.
Gıda allerjileri daha çok çocukluk döneminde karşılaştığımız bir sağlık problemidir. Anne sütü alan bebeklerde genellikle ek gıdalara başladıktan sonraki dönemde deride ürtiker, kızarıklık, ya da egzema şeklinde ilk belirtiler ortaya çıkabilir.
Gıda intoleransında, besinlerin içerikleri veya sindirim sistemimizin enzimatik işlevlerine bağlı özellikler rol oynamaktadır. Gıda intoleransı gelişiminde bağışıklık sistemimizin herhangi bir rolü yoktur. Gıda allerjileri ile gıda intoleransının en önemli farkı da budur. İstenmeyen gıda reaksiyonlarının büyük çoğunluğunu gıda intoleransları oluşturmaktadır. Başlıca klinik bulgular belli bir gıda alımını izleyerek ortaya çıkan bulantı, kusma, karın ağrısı, midede şişkinlik hissi, gaz, karında kramplar, yemek borusunda yanma hissi, ishal, baş ağrısı, huzursuzluk ve sinirlilik hali şeklinde karşımıza çıkabilir.
Her iki tabloda klinik bulguların ortaya çıkması için alınan besin miktarı da açısından da farklılıklar bulunmaktadır. Gıda allerjilerinde alınan gıdanın miktarı önemli değildir. Çok az miktarda alınan gıdalar bile ağır anafilaksi gelişimine neden olabilir. Oysa gıda intoleransı olan hastalarda yakınmaların ortaya çıkması gıdaların miktarı ile ilişkili olabilir. Genellikle az miktardaki gıdalar intoleransı olan hastalar tarafından sorunsuz şekilde tüketilebilir.
Gıda intoleransı gelişimi çeşitli faktörlere bağlı olabilir. Laktoz intoleransı ince bağırsaklarda laktozun sindiriminden sorumlu laktaz enziminin yetersizliği sonucu ortaya çıkar. Süt ve süt ürünleri gibi laktoz içeren besinler alındıktan sonra karında şişkinlik ve ishal gibi belirtiler görülebilir. Sorunsuz olarak tüketilebilecek süt miktarı enzim düzeyi ile ilişkili olduğundan enzim düzeyinin kısmi yetersizliğinde süt ve süt ürünleri kısmen tüketilebilir. Laktoz İntoleransı ile inek sütü allerjisi ile karıştırılmamalıdır. Besinlerde bulunan kimyasal katkı maddeleri, renklendiriciler, koruyucular, lezzet artırıcılar, sülfitler ve mono sodyum glutamat tuzu da intolerans semptomlarına neden olabilir.

Sizce gıda allerji testi mi yoksa gıda intolerans testi mi? Bu iki test arasındaki farklılık nedir?

Gıda alerjilerinde tanı oldukça deneyim gerektiren bir süreçtir. Dikkatli yürütülmeyen işlemlerin sonucunda yanlış tanı konularak hastalara gereksiz diyetler verilmesi, hatta çocukluk döneminde yaşamsal önemi olan bazı gıdaların kısıtlanması sonucu büyüme-gelişme geriliklerinin ortaya çıkması söz konusu olabilir.
Gıda alerjilerinin tanısında iyi bir hasta-hekim iş birliği esastır. Öncelikle hastadan ayrıntılı bir tıbbi öykü alınmalıdır. Tüketilen besinin içeriği ve miktarı, belirtilerin ortaya çıkış ve düzelme zamanı, daha önceden ve daha sonra benzer reaksiyonların olup olmadığı ve belirtilerin özellikleri sorgulanmalıdır. Bazı hastalardan şikayetlerinden sorumlu besin/besinlerin bulunabilmesi için besin günlüğü tutmaları istenebilir. Tükettiği besinlerin ayrıntılı bir şekilde besin günlüğüne kaydedilmesi tanısal sürece yardımcı olabilir.
Gıda alerjilerinin tanısında sorumlu gıdayı belirlemek için yaptığımız başlıca testler allerji deri testleri, kanda gıdaya özgü IgE ölçümleri ve gıda yükleme testleridir. Deri testleri hayatın ilk gününden itibaren her yaş grubunda yapılabilen ve genellikle alerjik hastalıkların tanısında öncelikle tercih edilen testlerdir. Allerjene özgü IgE ölçümleri ise kanda belli allerjenlere karşı yapılmış olan IgE yapısındaki antikorların miktarını göstermeye yönelik testlerdir. Ancak, deri testlerinden daha az duyarlı olması, kan almayı gerektirmesi, çalışma süresinin zaman gerektirmesi ve daha pahalı olması nedeniyle klinik uygulamada birinci öncelikle tercih edilen testler değildir. Genellikle deri testlerini baskılayabilecek bir ilaç kullanan ve bu ilacın kesilemediği hastalarda, deri testinin uygulanmasına engel bir deri hastalığı olan kişilerde veya gıdayla ilişkili ciddi reaksiyon öyküsü olan hastalarda tanı amacıyla kullanılabilir. Gıda yükleme testleri ise hayatı tehdit eden ciddi reaksiyonlara yol açma riskini barındırdığından genellikle pek tercih etmediğimiz testlerdir.

Son zamanlarda, genellikle üretici firmaların adları ile anılan gıda intolerans testlerinin yaygın bir şekilde yapıldığını gözlemliyoruz. Bu testler temel prensip olarak kanda gıdalara karşı oluşmuş IgG yapısındaki antikorları ölçen testlerdir. Herhangi bir yiyeceğe karşı oluşan IgG yapısındaki antikorların belirlenmesi, o kişinin o yiyecekle daha önce karşılaştığını göstermekten öte bir şey ifade etmez. Gıda intolerans testleriyle vücudun hangi besinlere intoleransı olduğunun saptanması söz konusu olmadığı gibi, bu yiyecekleri tüketmeyerek obezite, kronik yorgunluk, depresyon, astım, kabızlık, migren, romatizma, egzema, sedef hastalığı gibi biri biriyle ilişkisiz çeşitli sağlık sorunlarının giderilmesi de mümkün değildir. Gıda intoleransı tanısı iddiasıyla yaygın bir şekilde ve bilinçsizce yapılan bu testler gereksiz maddi kayıplara, işgücü ve zaman kayıplarına ve tereddütlere neden olmaktadır. Ayrıca tolerans bozukluğuna neden olduğu zannıyla yaşamsal önemi olan bazı gıdaların kısıtlanması, çeşitli mineral ve vitamin eksikliklerine, anemilere, çocuklarda büyüme-gelişme geriliklerine yol açabilir. Diğer bir sakınca da bir gıdaya IgE antikorlarına bağlı anafilaksi olan bir hastada gereksiz yere yapılan intolerans testlerinde bakılan IgG antikorlarının normal bulunması halinde o gıdanın tüketilmesine izin verilerek çok ciddi anafilaktik reaksiyonlarla karşılaşılma olasılığıdır.
Gıda intoleransı tanısında sorumlu yiyeceklerin belirlenmesi için laboratuvar testleri yardımcı değildir. Yakınmalardan sorumlu yiyeceklerin bulunabilmesi için hastaların günlük diyetlerini kaydetmeleri istenebilir. Tüketilen gıdaların ayrıntılı bir şekilde kaydedilmesi tanısal sürece yardımcı olabilir. Şüpheli gıdanın diyetten çıkarılmasını takiben belirtilerin kaybolması, bunu izleyerek tekrar diyete eklenmesi ile belirtilerin ortaya çıkması tanı açısından çok değerlidir. Kesin tanı ise ancak çift kör plasebo kontrollü gıda yükleme testleri ile konabilir.

Gıda intoleransı testleri güvenilir mi? Bu testin sonucunda ne elde ediliyor?

Özetle, gıda intoleransı tanısında bu testlerin tanısal değerini ortaya koyan yeterli bilimsel delil yoktur. Gıda intolerans testleri uluslararası bilimsel camiada allerji ve immünoloji ile ilgili saygın bilimsel kuruluşlar tarafından yapılmamakta, bilimsel yayınlarda ve tanı-tedavi rehberlerinde yapılması önerilmemektedir. Gıda intolerans testleri ülkemizde de hiçbir üniversite hastanesinde yapılmamaktadır. Gıda intoleransı tanısında hastalara hiçbir yararı olmayan bu testlerin sonucunda kimin ne elde ettiğinin yorumunu sayın okurlarımızın takdirlerine bırakıyorum.

İnsanlar bu teste yönelmeli mi? Yönelmemeli mi? Neden?

Herhangi bir gıdaya karşı allerjisi veya intoleransı olduğunu düşünen kişilerin öncelikle bir allerji-immunoloji uzmanına gitmelerini öneririm. Allerji-immunoloji uzmanınız şikayetlerinizi değerlendirip sizi muayene ettikten sonra yapılması gereken en uygun tetkik için karar verecek ve sizi yönlendirecektir. Gıda intolerans testlerinin hekimler dışındaki sağlık personelince de yaygın bir şekilde istendiğini görmekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, Sağlık Bakanlığınca onaylı diplomaya sahip tıp doktorları dışında hiç kimsenin bir hastayı muayene ve tedavi etme yetki ve sorumluluğu yoktur. Bu nedenle hekimler dışında hiçbir meslek grubu tarafından istenmiş olan laboratuar tetkiklerine itibar edilmemelidir.