Prof. Dr. Cemal Taluğ: “Tarım ve gıda sistemi bugün etik kaygıların odağında”

Prof. Dr. Cemal Taluğ'un Başkanlığını yürüttüğü Tarım ve Gıda Etiği Derneği, tarım ve gıda sisteminin kapsadığı tüm faaliyetlerde ortaya çıkan etik konular ve sorunlar hakkında tüm toplum kesimlerinde etik farkındalık ve duyarlılık gelişmesine katkıda bulunmak üzere kuruldu. Prof. Dr. Cemal TALUĞ hocamızla dernek ve aktiviteleri hakkında konuştuk.

Ayşe Dinçer

Prof. Dr. Cemal Taluğ'un Başkanlığını yürüttüğü Tarım ve Gıda Etiği Derneği, tarım ve gıda sisteminin kapsadığı tüm faaliyetlerde ortaya çıkan etik konular ve sorunlar hakkında tüm toplum kesimlerinde etik farkındalık ve duyarlılık gelişmesine katkıda bulunmak üzere kuruldu. Prof. Dr. Cemal TALUĞ hocamızla dernek ve aktiviteleri hakkında konuştuk.

   

Sayın Hocam, dernek hangi amaçlarla kuruldu? Kurucu üyeler kimler? Toplumdan beklentileriniz var mı?

Tarımın herhangi bir iktisadi faaliyetten çok daha farklı bir anlam ve değer taşıdığının, gıda ürünlerinin de herhangi bir iktisadi mal olmadığının yavaş yavaş farkına varılıyor. Bu farkındalığa koşut olarak da günümüzde artık tarım ve gıda konularıyla daha çok karşılaşıyor, onları daha çok konuşuyoruz. Türkiye’de tematik tarım kanallarının sayısı durmadan artıyor, ana TV kanallarında gıdaya ve tarıma ilişkin programlar, haberler artık eskisinden daha fazla yer alıyor; basında daha çok yazı ve raflarda daha çok dergi ve kitap görüyoruz. İnsan sağlığı bakımından, ekonomik açıdan, teknolojik gelişmeler bağlamında, kültürel anlamda, hukuk dilinde, insan hakları alanında, doğaya etkileri kapsamında ve diğer açılardan tarım ve gıda sistemini ele alıyor; ona farklı pencerelerden bakıyoruz ve tartışıyoruz.

Tarım ve gıda konusunda var olan geniş ilgi alanları ve farklı bakış açıları yelpazesinde en eksik ve en yetersiz kalan ise kuşkusuz etik değerlendirmelerdir. Biliyoruz ki tarım ve gıda alanında üzerinde konuştuklarımızın, sorguladıklarımızın, gözümüze batanların çok önemli bir bölümü etik sorunlarla ilişkilidir ama etiğin adı yok…
İşte bu gerçekten hareket ederek bir grup arkadaş bir AB hibe programına başvurduk ve kısaca “Tarım ve Gıda Etiği - TARGET “ adını verdiğimiz mütevazı bütçeli bir projeyi uygulama olanağı bulduk. TARGET Projesi, 2016 yılında ülkemizde tarım ve gıda etiği konusunda hiç bir akademik birimin, sivil toplum kuruluşunun, yayınlanan popüler ya da bilimsel derginin ve düzenlenmiş kongrenin bulunmadığı bir ortamda işe başladı. Projenin yurtdışı ortaklarından, batı ülkelerinin bu alanda epeyce yol almış durumda olduğunu öğrendik.
Kısaltılmış olarak yine TARGET adını kullandığımız Derneğimiz anılan proje kapsamında kuruldu ve 5 Kasım 2016 tarihinde ilk Genel Kurul’unu gerçekleştirdi. Aramızda gıda ve ziraat mühendisleri ile veteriner hekimler ağırlıkta. Felsefe alanından gelenler, iktisatçı ve iletişimci dostlarımız da var. Şimdilik akademisyenler çoğunlukta gözüküyor, ama biz bir ihtisas derneği olmaktan çok yaşamın her kesiminden insanın buluştuğu bir sivil oluşumu gerçekleştirmeyi hedefliyoruz.

Toplumdan beklentimizden çok toplumun bizden ne beklediğini ve topluma nasıl katkıda bulunabileceğimizi önemsiyoruz. Ancak sorunuzu yanıtsız bırakmayı istemem. Biz; insanların tarım ve gıda sistemi içinde yalnızca birer “tüketici” ya da “üretici” kimliği taşımayı bırakıp, sistemin daha adil ve doğaya saygılı bir biçimde gelişimi için “duyarlı yurttaş” kimliğini ve sorumluluğunu üstlenmelerini bekliyoruz.

Bugüne kadar yapılan aktiviteleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Çalışmalarımızın önemli bir kısmını “araştırmalar” oluşturdu. Tarım ve gıda sisteminin bileşenlerinin ve profesyonel meslek insanlarının, tarım ve gıda etiği konusundaki farkındalıklarını, duyarlılıklarını ve algılarını ortaya çıkarmayı ve ortak bir dile ulaşmayı amaçlayan iki çalışma yaptık ve sonuçlarını yayınladık. Bunlardan ilki ilgili kuruluşların temsilcilerinin katıldığı bir “atölye çalışması” oldu. İkinci olarak gıda ve ziraat mühendisleri ve veteriner hekimler başta olmak üzere ilgili mesleklerden profesyonellerin yer aldığı 855 katılımcılı bir survey gerçekleştirdik.
Tarım ve gıda alanında görev yapanların etik değerlendirme ve karar verme kapasitelerini geliştirmek amacıyla; Adana, Ankara, Bursa, Erzurum, İzmir, Samsun ve Şanlıurfa’da ilgili kurumlardan yaklaşık 20-25 kişilik katılımlarla iki turlu ve tam gün “eğitim çalışmaları” düzenledik. İlk tur teorik eğitim ağırlıklı oldu. Yaklaşık iki ay sonra gerçekleştirilen ikinci turda katılımcıların karşılaşacakları vakalarda bu bilgileri kullanabilme ve diğer profesyonellere bilgilerini eğitim yoluyla aktarabilme yetilerini geliştirmeye dönük, interaktif yöntemlere dayalı bir eğitim çalışması yapıldı. Eğitim çalışmalarımız sonucunda 162 katılımcı sertifika almaya hak kazandı.
TARGET Projesinin odak noktasında “Türkiye 1. Tarım ve Gıda Etiği Kongresi” yer aldı. Kongreyi Ankara’da uluslararası katılımlı olarak gerçekleştirdik. Yurtiçi ve yurtdışından yoğun ilgi gören Kongre’mizde 15 davetli konuşma, 28 sözlü ve 35 poster sunum yapıldı. Kongre kitabının önceden basılmasını da sağladık.
Bunların yanında, bir tarım ve gıda etiği kitaplığı oluşturmaya başladık. Tarım ve gıda etiği ile ilgili bilgi edinmekten yarar görebilecek olabildiğince çok insana ulaşmaya önem vererek çeşitli kongre ve seminerlerde dernek adına yer aldık. Bazı televizyon programlarına katılarak kamuoyuna ulaşmaya çalıştık. Genel sekreterimiz Petek Ataman tarafından yazılan ve derginizde basılanı da aralarında olmak üzere, bazı yayın organlarında yazılarımız yayınlandı.

Bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz?

Bundan sonrasında da araştırma ve eğitimi bizim vazgeçilmez görevlerimiz arasında görüyoruz. Bu etkinlikleri sektör içindeki paydaşlarımızla birlikte düzenlemeye önem veriyoruz. Birincisini gerçekleştirmenin gururunu yaşadığımız Kongrenin ikincisini 2-3 Mayıs 2019 tarihinde bu kez İstanbul’da gerçekleştireceğiz. Bu Kongre öncesinde çeşitli seminerler ve sempozyumlar düzenlemeyi planladık. Bunlardan ilki 20 Mart 2018 tarihinde Ankara’da yapılacak.
Bugüne kadar edindiğimiz deneyimler bize tarım ve gıda etiği alanında “etik kod hazırlama ve etik yönetimi” konusunda danışmanlık yapabilmek için güven veriyor. Bu konuda hazırlık yapıyoruz. Yayın alanına yavaş yavaş ama emin adımlarla girmeyi umuyoruz. Bugüne kadar sadece mesleki profesyoneller için gerçekleştirdiğimiz eğitim çalışmalarını artık diğer toplum kesimlerine de yönlendireceğiz. Amaçladığımız hedef kitleler arasında kırsal alanda yaşayan kadınlar ve genç çiftçiler önde geliyor. Kent ve kır çocukları için daima bir şeyler yapmak gayreti içindeyiz.
Başkent Ankara TARGET’in doğum yeri ve Genel Merkezi. Ama biz güzel ülkemizin her yerinde olmayı amaçlıyoruz. Önümüzdeki dönemde ülkemizin daha farklı kentlerinde ve kırsal alanlarında etkinlikler yapabilmeyi umuyoruz. Kuşkusuz uluslararası ilişkilerimizi geliştirmek de önemli bir hedefimiz. Bunu ihmal edemeyiz. Tarım ve gıda etiğinin evrensel birikimine katkılarda bulunmadan kendimizi görevimizi yapmış hissedemeyiz.

Tarımda ve gıdada etik kavramı çok önemli. Etik deyince sadece kurallara uymak mı anlaşılıyor?

Etik kuşkusuz ahlak ve hukuk ile yakından ilgili, ancak özdeş olmayan farklı bir alandır. Bir başka anlatımla, kurallara uymak dendiğinde aklımıza hemen hukuk ve ahlak gelebilir; ama etiği ayrı bir yere koymamız gerekir. İnsan değer yaratabilen, bu nedenle de değerli olan bir varlık. Sanat gibi, bilim gibi tarım da insanın yarattığı değerlerden. Bu değerin yaratılmasıyla insanın önünde yeni değer olanakları açılmıştır. Örneğin tarımdan elde edilenin dağıtılması aşamasında adalet sorunu, dolayısıyla bu bağlamda adil davranma olanağı ortaya çıkmıştır. Bu sözlerimi açmak için doğrudan ana konu alanımıza, yani tarım ve gıda etiğine girmek isterim.
Tarım ve gıda etiği, uygulamalı etik dallarından birisi olarak 2000’li yıllar yaklaşırken ortaya çıkan genç bir disiplindir. Bu disiplinin doğuşu tarım ve gıda sisteminde yaşanan değişimlerin neden olduğu derin ve yoğun “değer” sorunlarıyla bağlantılı olmuştur. Günümüzde, bir taraftan tarım ve gıda düzenine yönelik soru işaretleri ve sorgulamalar giderek çoğalmakta, diğer taraftan sorunlara çözüm üretme, hafifletme ya da onlardan kaçınma amaçlı oluşumlar gelişmektedir.
Tarım ve gıda etiği, çeşitli katmanlardan ve süreçlerden oluşan tarım ve gıda sisteminin değer sorunlarını inceler. İnsanların etik değerlendirmeler yoluyla tarım ve gıda sisteminde bulunan mevcut ve muhtemel etik sorunlar üzerinde; daha anlamlı ve daha doğru sorular sormasını ve sorgulamalar yapmasını; daha özenli, daha kapsamlı ve daha sistemli düşünmelerini sağlayan bir disiplindir. İnsanları “nasıl yaşamalıyım, ne yapmalıyım ve nasıl davranmalıyım” sorusunu yanıtlamaya ve gereğini yapmaya yöneltir.
Düşünen, değerlendiren ve sorgulayan insanlar sadece kendi davranışlarını düzenlemeyle sınırlı kalmazlar. Kamu politikalarının oluşumuna katkıda bulunma yollarını aramaya başlarlar. Bu anlamda etik bakış açısı; tarım ve gıda sisteminin, insanın, toplumun ve doğanın esenliği ekseninde geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için bize ışık tutar; bu yöndeki politikalara yol gösterir.

Sektörde etik olmayan davranışlardan birkaç örnek verebilir misiniz?

İzninizle, ülkemizden örneklere geçmeden önce sorunuza daha geniş bir çerçeveden bakarak tarım ve gıda etiğinin başlıca ilgi alanlarını kısaca ele almak isterim. Evrensel ölçekte etik kaygıların odağında “açlık” bulunuyor. Dünyada “gıda hakkı” temel bir insan hakkı olarak kabul edilmekle birlikte hâlâ günümüzde insanların % 12’si “aç” yaşıyor. Aç insanlar arasında kadınların ve çocukların sayıca anlamlı biçimde fazla olduğunun da altını çizmek gerekiyor. İnsanlığın bu büyük ayıbına karşın “gıda israfı ve gıda kayıpları” inanılmaz boyutta. Dünyada bir yılda israf edilen ve kaybedilen gıda maddesi 1,3 milyar metrik küp olup bu miktar bir yılda üretilen gıda maddelerinin 1/3’üne yakındır. Son yıllarda ne zaman açlıktan söz edilse hemen dünyada açlardan daha fazla aşırı kilolu insan olduğu hatırlatılarak obezite de gündeme getiriliyor.
İklim değişikliği ve küresel ısınma geri dönülemez bir hale doğru hızla yol alırken, tarımsal üretim sera gazı emisyonunda neredeyse %20’nin üzerinde bir pay alıyor. İklim değişikliğini gözardı eden bir tarımın sürdürülemez olduğu açık bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Yaşadığımız tarım topraklarının betonlaşması ve bozunumu, toprak ve su kirlenmesi ile sulak alanların ve meraların korunamaması gibi gerçekler, gelecek kuşaklara karşı etik sorumluluğumuzu yerine getiremediğimizi ortaya koyuyor. Monokültür tarım ve diğer insan faaliyetleri nedeniyle biyo-çeşitlilikte yaşanan hızlı kayıplar da aynı bağlamda bir etik sorunu ifade ediyor.
Dünyada giderek baskın hale gelmekte olan endüstriyel tarım; yerel tohumların ve hayvan ırklarının yok olması, tarımın insansızlaşması, GDO’lar, hayvan refahı ve benzerleri açılarından tartışılıyor. Sayıları bir elin parmaklarından az olan ulus-ötesi dev firmaların özellikle tohumluk ve kimyasal girdilerde pazara egemen olmaları ve küresel ölçekte tarımsal üretimi ve tüketimi yönlendirebilme gücüne kavuşmaları, toplumların “gıda egemenliği”ni giderek yok ediyor. Küçük ve yoksul ülkelerin tarım topraklarının dış yatırımcılar tarafından satın alınmalarını ya da uzun süreli kiralanmalarını tanımlayan “toprak gaspları” oralarda yaşayan yoksul insanları topraklarından koparıyor ve açlığa mahkûm ediyor.

Son on yıllarda kırlar boşalıyor, hızla kentlileşiyoruz. Kent yaşamı gıda açısından, üretimle tüketimin birbirinden uzaklaşması ve insanların giderek ürünlere yabancılaşması anlamına geliyor. Kentlerde gıda alışverişi ve gıda tüketiminde büyük değişimler yaşanıyor. Bugün en uygar toplumlarda bile gıda hileleri sürüp gidiyor. Dışarıda yemek yemeğe, hızlı yemeğe (fast food), atıştırmalıklara ve çok işlenmiş gıdalara dayalı yeni kentsel beslenme kültürü ile aşırı şeker, tuz, trans yağ ve katkı maddesi alıyoruz. Beslenme temelli hastalıklar yaygınlaşıyor. Deli dana, kuş gribi ve benzeri salgınlar artık bizleri şaşırtmıyor.
Mevcut tarım ve gıda sistemi, yol açtığı derin sosyal sorunlar nedeniyle de etik kaygıların odağındadır. Tarımsal emeğin en ağır ve en büyük bölümünü yüklenmiş olan kadınlar emeklerinin semerelerini alamamakta, kırsal alan yoksulları içinde en büyük paya sahipken; toprak mülkiyetine, tarımsal finansmana ve eğitime erişimleri açısından çok gerilerde kalmaktadırlar. Sosyal güvenceden yoksun olan, çok düşük ücretli, yaşam koşulları azap dolu mevsimlik gezici tarım işçilerinin çileli yaşamları bugün de devam etmektedir. Çocuk emeğinin sömürüsünün en yoğun görüldüğü alan yine tarım ve gıda sistemidir.

Bu noktada sorunuza dönerek artık sözü doğrudan ülkemize getireyim. Gıda sektörünün rahmetli bir duayen ismi (isterseniz adını burada vermeyeyim) anılarını dile getirdiği kitabında; 1950’li yıllarda peynir üretmek amacıyla Muş’ta süt almaya çalıştıklarında, köylülerin “süt nimettir, hiç parayla satılır mı” diye direnç gösterdiğini yazar. Aynı şekilde o yıllarda suyun parayla satılması da söz konusu değildir. İlerleyen yıllarda sütün ve suyun birer meta olarak parayla satılması ekonomide değişimle açıklanabilir ve bunun doğal bir sonucu olarak tanımlanabilir. Ancak “süt nimettir” diyen bir kültüre sahip bu ülkede daha sonraki yıllarda süte su katıp satanların olması nasıl açıklanabilir?
Bugün et ithalatı yapılıyor, buna üzülüyoruz; “keşke kendimiz yeterince üretsek de yerli et yesek” diyoruz. Ama bu ülkede sık sık kaçak at, eşek etinin bizlere yedirildiğini de biliyoruz. Nasıl olur da başka insanlara bilmeden kaçak etler yedirebilirsiniz? Kışladaki kahraman askerlerimize bile bunu nasıl reva görürsünüz? Bunu nasıl kendinize gelir kapısı yapabilirsiniz?
Eskişehir Alpu ovasındaki değerli tarım topraklarına ekonomik ömrü sadece 35 yıl olan bir termik santral dikilmesinde pay sahibi olanlar, bu süre içinde Alpu toprakları 50 milyon ton kül ve cürufla buluşarak tarım yapılamaz hale geldikten sonra, Alpu’da doğacak ve yaşayacak olan kuşakların haklarını gasp ettiklerini düşünmektedir midirler?
Tarım ve gıda sanayii hızla yenileniyor. Yeni teknolojiler, yeni düzenlemeler, yeni kavramlar ortaya çıkıyor. Gelecek için etik sorunlar neler olabilir, şimdiden ne tür önlemler almalıyız?

Burada gelecekle ilgili büyük sözler etmek istemiyorum. Ne yazık ki, gelecekle ilgili olarak bir “distopyalar” yani kötü beklentiler ya da felaket tellallığı çağına girmiş bulunuyoruz. Pembe düşler ve ütopyalar ortadan kalktı. Alarm zilleri tüm şiddetiyle çalıyor.
Endüstriyel üretimin ve küresel tedarik zincirlerinin bugün için vazgeçilmez olarak görülen; düşük maliyet, standart ürün, hızlı döngüler, seyahate dayanıklılık, uzun raf ömrü ve benzerleri gibi hedefleri var. Bir anlamda ekonomik olarak “kârlı olan”la; “lezzetli olan”, “doğaya daha uygun olarak yetiştirilen”, “yerel olan”, “mevsimi gelen”, “bizim ailede çok sevilen” gibi değerler arasındaki denge, “kârlı olan”a doğru, haklı çıkarılamaz bir biçimde bozulmuş durumda. Bu bağlamda ekonomik açıdan “makul olan kâr” ile “en fazla kazanç” arasındaki denge bulunmazsa çok uzak olmayan bir gelecekte yiyeceklerimizin çok sınırlı sayıda tür ve çeşide indirgeneceğini, bunları da her yerde ve her zaman karşımızda bulacağımızı söylemem kehanet olmaz. Düşünsenize her yerde, her zaman, hep aynı domates. Hepsi kalın kabuklu, hepsi sert, hepsi aynı boyda, hepsi aynı lezzette (ya da lezzetsizlikte).
Et açısından da benzer bir gelişim yanında, bir başka yönelim daha var. Laboratuvar ortamında geliştirilen kültür eti (in-vitro et) konusunda ciddi projeler, ciddi yatırımlar sürüyor. Kimilerine göre en fazla otuz yıl içinde et yemek için artık hayvanları kesmeyeceğiz. İlk bakışta hele hayvan refahı ve hayvan haklarına içten bağlı insanlar için bir müjde olabilir bu. Ama öbür yandan ineksiz, koyunsuz ve keçisiz bir dünyaya hazır mıyız? Bence insanın en büyük kâbusu, ömrü boyunca hep aynı yemeği (bir tür mama) hep tek başına yemektir.

Sözlerimi şu şekilde bağlamak isterim. Etik anlayışlar arasında öncülüğünü Aristoteles’in yaptığı “Erdem Etiği” özel bir yere sahiptir. Erdem etiğinin temel kuralı “altın orta”yı bulmak; yaşamda ve her şeyde ölçülü olmaktır. “Örneğin kişi korkak ya da gözü kara olmamalı, ikisinin arasında yer alan cesarete sahip olmalıdır” der bu büyük filozof. Aristoteles’e şu nedenle atıfta bulunmak istedim. Geleceğimizin aydınlık olması için, yalnız adalet, haz, dürüstlük gibi kişi değerleri açısından değil; gelecek kuşakların hakkını koruyan, doğaya saygılı, israftan uzak olmak gibi canlı merkezli değerler açısından da ölçülü bir tarım ve gıda sistemine sahip olmamız gerekiyor. Bunun gerçekleşebilmesi teknolojinin sorumlu kullanımına, ekonomik kazançların makul sınırlar içinde kalmasına ve genel olarak insanlığın tüketim alışkanlıklarını sorgulamasına bağlı. Geldiğimiz noktada tüketimi olası her yöntemle arttırmayı hedefleyen sisteme yenik düşüşümüzü kaçınılmaz bir insani durum olarak görme lüksümüzün kalmadığını kabul etmek zorundayız. Sorumlu üreticiler kadar, sorumlu tüketicilere de gerek olduğunu; hatta üreticileri etik davranmaya yönelten birlikte davranma gücümüzü kullanmamız gerektiğini vurgulamak isterim.
Türkiye bilimsel kapasitesini yükselterek tarım ve gıda alanında da teknoloji üretebilen, yenilik yapabilen bir ülke olurken, biz de toplum olarak etik duyarlılıklarımızı ve sorumluluklarımızı yüklenmeli ve etik ihmallerden kaçınmalıyız.
Bana Dünya Gıda okurlarıyla buluşma olanağı tanıdığınız için teşekkür ederim.