Şarbon ve zararlı istilasının düşündürdükleri

Hastalık çıkan hayvanların ithal olmaması yaşanan durumu daha kabul edilebilir hale getirmemektedir. Otlardan, meradan şarbon bulaşısı olması daha önceki kontrol ve denetimlerin gereğince yapılmadığını, Bakanlığın kendi geliştirdiği kuralları gereği gibi uygulamadığını düşündürmektedir.


Tüm bu gelişmeler gıda güvenliği adına ve hayvanlarımızın sağlığı ve varlığı adına kabul edilebilir gelişmeler değildir. Hastalık çıkan hayvanların ithal olmaması yaşanan durumu daha kabul edilebilir hale getirmemektedir. Otlardan, meradan şarbon bulaşısı olması daha önceki kontrol ve denetimlerin gereğince yapılmadığını, Bakanlığın kendi geliştirdiği kuralları gereği gibi uygulamadığını düşündürmektedir.

Petek Ataman
Gıda Mühendisi
Yakın Doğu Üniversitesi Yarı Zamanlı Öğretim Görevlisi

Uzunca bir dönem, dünya ve tabii bizler de gıda güvenliği (insan sağlığına uygun özelliklerde gıda) ve güvencesi (insanın ihtiyaç duyacağı miktarda gıda varlığı) alanlarını birbirinden ayrı değerlendiren bir anlayışa sahiptik. Birbirlerini etkilemiyorlar gibi bakılıyordu. Ancak son yıllarda, özellikle de iklim değişikliğinin yarattığı gündem ile birlikte aslında ikisinin oldukça geniş bir ortak alanı olduğunu gördük. Bu durum gözle görülür, elle tutulur hale geldi.
Ben de bu yazımda güncelde yaşanan bir, iki farklı sorunu da anarak, bir miktar bu etkileşimi ve halimizi tartışmaya çalışacağım.
Öncelikle yazının sonunda olması gereken ifadelerden birini başa alacağım: evet bir dönem gıda güvenliği ile ilgili sistem anlamında büyük adımlar atmaya çalıştık, bizi bu konuda hızlı adımlar atmak zorunda bırakan uluslararası anlaşmaların da önemli rolü oldu. Ama bir süredir doğrusu ve hatası ile, eksiğiyle, belki güncelliğini yitirmişiyle bu sistem kayda değer bir yeniliğe uğramadan rutin hale getirilmeye çalışılıyor. Yapılan ufak, tefek revizyonlar dışında “biz sistemimizi modernize etmiştik, olduk artık” gibi bir halimiz var. Oysa, her şey mükemmel olsa dahi en tehlikelisi bu hal. Kaldı ki çok önemli yapısal sorunlarımız, kronikleşmiş sıkıntılarımız var. Ülke olarak kendimizi, sistemimizi, yaşanan gelişmeleri, tercih edilen politikaları vb izlemeyi, sorgulamayı, değerlendirmeyi ve düzeltici önlemler almayı ilke haline getirmek durumundayız. Yaşanan ve tekrarlanan sorunlar, krizler, sistemin gözden geçirilmesini ve yeni düzenlemeleri zorunlu hale getirmektedir.

Ağustos ayı içerisinde bir kriz yaşandı. Daha doğru ifade ile, aslında uzunca zamandır sorunumuz olan bir konu kriz halinde gün yüzüne çıktı. Bu yazı yazılırken kriz gündem işgal etmeye devam ediyordu. Umuyorum ki en azından bu kez, yaşananlar iki günde unutulmasın ve sistemin sorgulanmasını beraberinde getirsin. Ülkemiz, üreticimiz ve hepimiz için olması gereken budur.
Her şey Et ve Süt Kurumu’nun web sayfasında yer alan Ankara Gölbaşı İlçesindeki özel sektöre ait bir işletmeye getirilen, Et ve Süt Kurumu tarafından ithal edilmiş olan 3.959 adet büyükbaş kesimlik hayvanların bir kısmında Anthrax (Şarbon) çıktığı haberinin yayınlanması ile başladı.
Habere göre kesilen hayvanlara ait karkas etler Tarım ve Orman İlçe Müdürlüğü veteriner hekimleri gözetiminde imha edilmiş, işletmeye karantina uygulanmış, kalan hayvanlar aşılanmıştı.

Konu son derece doğal olarak basında yer almış; Tarım Bakanı bunlardan iki gün sonra, Sağlık Bakanı ise takip edebildiysem dört gün sonra ilk açıklamalarda bulunmuştur. Yapılan her iki açıklamadan çıkarılacak özet sonuç: Basına yansıyan vakanın ithal hayvanlardan kaynaklanmadığı, muhtemelen bitki kaynaklı olduğu (yani daha önce bulaşan alanlar olduğu), açıklamanın yapıldığı gün itibariyle ülkede 2018 yılında 79 noktada şarbon hastalığı görüldüğü ve basına yansımadığı, şu ana kadar hastanelere giden vakaların deri lezyonu olarak geliştiği ve tüketicinin sisteme güvenerek et tüketmesinin doğru olacağı!
Hastalığın ithal hayvanlardan olup olmadığı tartışma halinde iken, Türk Veteriner Hekimleri Merkez Birliği’nden resmi veteriner hekimlerin altı aydır canlı hayvan ithalatında hayvan seçimi için görevlendirilmediği açıklaması gelmiştir.
Şarbon hastalığı gündeme düşmeden önce Polonya’dan ithal edilen hayvanlarda deli dana şüphesi konusunun da Mayıs 2018’de gündemde olduğunu hatırlatmakta fayda var. Her iki hastalık son derece önemli zoonoz hastalıklar olmaları nedeniyle sadece hayvan sahiplerinin değil, aynı zamanda tüketicilerin de yakından ilgilenmesi gereken konulardır.

Tüm bu gelişmeler gıda güvenliği adına ve hayvanlarımızın sağlığı ve varlığı adına kabul edilebilir gelişmeler değildir. Hastalık çıkan hayvanların ithal olmaması yaşanan durumu daha kabul edilebilir hale getirmemektedir. Otlardan, meradan şarbon bulaşısı olması daha önceki kontrol ve denetimlerin gereğince yapılmadığını, Bakanlığın kendi geliştirdiği kuralları gereği gibi uygulamadığını düşündürmektedir. Şarbonlu olduğu tespit edilen hayvanların kesime gönderilmeden ve özel prosedürle gömülmesi, bulaşık alanların yakılması/dezenfekte edilmesi işlemleri bitkisel materyalden bulaşının önlenmesi amacıyla tanımlanmış işlemlerdir. Yine hastalık mihraklarının etkin takibi, bu mihraklarda ve çevresinde yapılması gereken aşılama işlemlerinin etkin yapılması önemlidir. Ülkenin pek çok yerinde şarbon vakası görülmesi, aşılamanın doğru yerde ve zamanında yapılmadığını, hasta hayvanların itlafında da bu prosedürlere uyulmayan noktalar olduğunu göstermektedir. İşte tam da bu nedenle Bakanlık yetkililerinin gönül rahatlığı ile et tüketimi tavsiye etmek yerine daha somut, bilgilendirici ve yol gösterici açıklamalar yapmaları beklenir. En azından daha detaylı açıklamalar yapılması bir zorunluluktur.

Bu konuda hala açığa kavuşmamış pek çok nokta bulunmaktadır: Hastalık teşhis edilen hayvanlarda neden karkastan söz edilmekte? Antemortem muayene yapılmadı mı? Özellikle şarbon vakalarında bu son derece önemli adımda sorun varsa, ne yapmalı da sistemimizi daha iyi işler hale getirmeliyiz? Bilimsel veriler, Anthrax vakalarında hayvanın kesilmeden, özel prosedürle itlaf edilmesi gerektiğini göstermektedir. Oysa karkastan söz ediliyorsa, burada bir sorun var demektir. Şarbon hastalığında kuluçka süresinin kısa oluşundan dolayı verili koşular çerçevesinde hayvanların ithal olamayacağı doğru gibi gözükse de, hayvanların çıkış noktasından itibaren taşıma süresince geminin ara limanlara uğrayıp uğramadığı, uğradıysa gemiye neler alınıp verildiği, gemide ölen hayvan olup olmadığı bilinmemektedir. Ölen hayvan varsa (ki genelde hayvan refahı koşullarının uygulanmadığı gündeme yansımaktadır), bu hayvanların ölüm nedenlerini kim tespit eder? Yine varsa ölen hayvanlar ortamdan nasıl uzaklaştırılmaktadır? Yapılan açıklamalarda deneyimlerle rastlanan kuluçka süresinin çok kısa olduğu ifade edilmektedir ancak OIE, bu sürenin 20 güne kadar uzayabildiğini bildirmektedir.
Canlı hayvan ithalatında karantina ile ilgili koşulların uygulanmasında gerek yetersiz karantina mekanlarından ve gerekse gümrüklü alanda ithalatçının para ödemek istememesinden sorunlar olması, hayvanlar orijin ülkelerini terk etmeden yapılan incelemelerin sonucu beklenmeden, daha az para ödemek adına yola çıkartılmaları yönündeki baskılar; yine ekonomik olması açısından hayvan seçmeye veteriner hekimlerin gönderilmeyişi, çok büyük miktarlarda hayvan sevkiyatı yapıldığı için kontrollerin gereği gibi yapılmasının olanaksız hale gelmesi gibi son derece önemli sorunlar vardır. Bu sorunlar en basit olarak göstermektedir ki: ithalat gereği gibi koşullara uygun yapılırsa, gelen etin ucuz olması mümkün değildir. Ayrıca sormak gerekir: Hangi gelişmiş ülke bizden aynı koşullarda hayvan ithal eder?

Şarbon konusunda tüketicilerde bir panik havasının hakim olduğunu belirtmek gerekir. Bu alanda çalışan meslek mensuplarının yoğun bilgi birikimine sahip olduğu böylesi bir konuda tüketicilerin bilgi sahibi olmadığı, onların anlayacağı dille açıklamalar yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Aksi halde konu uzmanı olan, olmayan herkes konuşmaya başlamakta, hatta etin şarbonlu olup olmadığının koklayarak anlaşılacağını iddia eden bilim insanı sıfatlı kişilere dahi rastlanmaktadır. Tüm bunlara bakıldığında Bakanlığın gerek risk yönetiminde (denetimler, mevzuat uygulaması) ve gerekse risk iletişiminde sorunlar olduğu açıkça görülmektedir. 79 noktada görülen şarbon vakalarının ve veteriner hekimlerin hayvan seçimlerinde bulunmayışının bugün duyuluyor olması da aynı şekilde önemli bir risk iletişimi sorunudur.
Bir örnek vermek gerekirse: ECDC (Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi)’nin 2015 yılı Anthrax Epidemiyolojik Raporu’na bakıldığında; tüm Avrupa ülkelerinden 3 ülkede 9 sporadik vaka tespit edildiğini, bunların da dört adedinin doğrulandığını görüyoruz. Geri kalan 27 ülkede 0 vaka olduğu görülüyor. AB ülkelerinde sadece Anthrax değil, Hepatit A, Kolera, Listeria ve Shigella vakaları ile ilgili de yıllık epidemiyolojik raporlar yayınlanmakta.

İklim değişikliği
Gıda güvenliği ile ilgili bir başka acil vurgulanması gereken sorun alanı da iklim değişikliğidir. Konu başlı başına bir makale yazacak kadar geniş bir konudur. Ancak bu yazıda yine gündemde olan önemli bir vaka üzerinden dikkat çekilmeye çalışılacaktır.
Dünya genelinde bir iklim değişikliği yaşanmakta olduğu ve bunun sonuçlarının da hayatımıza çok farklı biçimlerde etkilerinin olacağı bilim insanları ve kurumları tarafından kabul edilmekte; bu konuda her geçen gün daha fazla çalışma ve araştırmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar üniversitelerle sınırlı kalmamakta, FAO gibi küresel örgütler de bu konuda yoğun çalışmalar yürütmektedir. İklim değişikliğinin sadece gıda güvencesini olumsuz etkilemeyeceğini öngören FAO, iklim değişikliğinin gıda güvenliğine etkileri ile ilgili de çalışmalar yapmakta ve raporlar yayınlamakta.
Bu raporlar henüz senaryo ya da öngörü olabilir ancak temelini bilimden aldıkları için son derece önemli tespitler içeriyorlar. Yağışlarda ve sıcaklıklarda yaşanan ani ve aşırı değişiklikler hayvanlarda ve bitkilerde görülen zararlılarda değişikliklere; bakteri, virüs gibi etmenlerin bir kısmında dirence, kimyasal bulaşılarda artışa neden olacak.
Aslında belki bunların bir kısmını yaşamaya başladık. Devletin tüm ilgili birim ve kurumlarıyla; ülkemizin iklim değişikliği senaryolarını hazırlamaları ve planlamalarını, araştırmalarını ona göre yönlendirmeleri gerekmektedir.
Son iki yıldır Sakarya, Düzce, Kocaeli’nde başta fındık olmak üzere neredeyse tüm ağaçlarda alışılmışın çok dışında bir zararlı istilası yaşanmaktadır. Zararlı ile mücadelede başarılı olunamadığı gibi, tırtıl ve kelebekler evlerin içini istila edecek duruma gelmiştir. Benzeri sorunlar ülkenin farklı bölgelerinde ancak çok benzer bir biçimde yaşanmaktadır. Dünyada Türkiye ile anılan fındık ürününde ve şüphesiz pek çok farklı üründe önemli zararlar meydana gelmiştir. Yaşananlar gerek zararlı mücadelesine gerekse en temel tarım ürünlerimizin varlığının korunmasına yeni ve daha dinamik bir yaklaşım gerektiğini açıkça göstermektedir. Belli ki ezberleri bozmak zamanıdır. Bakanlık daha fazla sahada olmalı, mücadele yöntemlerini sorgulamalıdır. Alışılagelmiş yöntemlerin sorunu çözmediği alanlar bulunmaktadır. İçinde bulunulan zaman diliminin rehavete, alışkanlıklara tutunarak yola devam etmeye tahammülü yoktur.

Ne yapmalı?
1- Tarım ve gıda ürünlerinin ithalatına, bu ürünlerde yükselen fiyatlar veya azalan üretimle mücadelede bir araç olarak bakmaktan vazgeçilmelidir. Özellikle canlı hayvan ve et ithalatında hastalık taşınmasının her zaman önemli bir risk olduğunu ifade etmek isterim. Kaldı ki kendi geliştirdiğimiz kuralları yerine getirerek yapılan ithalatta etin ucuz olmasına da imkan yoktur. Şüphesiz bitkilerde de her zaman insan sağlığı ile ilişkili olmasa da bitki varlığı açısından risk büyüktür. Bu konuda da acı deneyimler yaşanmaktadır.
2- Her iki sorunun çözümüne yönelik olarak müdahale alımları, destek ve teşvikler gibi yöntemler bulunmaktadır. İthalatın çözüm olmadığı görülmelidir. Üretmeliyiz. Gerek gıda güvenliği, gerekse gıda güvencesini sağlamak amacıyla üretmeliyiz. Birincil ürünlerimizi, katma değer yaratan işlenmiş gıdalarımızı üretmeliyiz… Dahası bilim ve teknoloji üretmeliyiz. Üretmeliyiz!
3- Tarım ve gıda politikalarının katılımcı bir biçimde belirlenmesi ve uzun soluklu olması gerekmekte. Kısa zamanlarda büyük politika değişiklikleri gıda güvenliğine zarar vermektedir.
4- Türkiye’nin şarbon dahil, yıllar bazında karşılaştığı hayvan hastalıklarının sayıları, gıda güvenliği sorunları şeffafça paylaşılmalıdır. Bu sorunlarla mücadelede üretici birlikleri, meslek örgütleri, kooperatifler ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapılmalıdır.
4- Kamu kurumlarının mevzuatla belirledikleri kuralları her alanda harfiyen uygulaması, mevzuata uyumsuz olan sorun alanlarını en hızlı ve doğru şekilde çözmek konusunda gerçek anlamda kararlı olmaları en temel gereksinimlerimizden biri. Bürokratik engel çıkartmayalım ama sektörü gıda güvenliği ilkelerini aşmadan rahatlatalım. Örneğin: 6 aydır hayvan seçimine resmi veteriner hekimlerimizin gönderilmemesi kabul edilemez.
5- Canlı hayvan ithalatında ülkemiz yetkili veteriner hekimlerinin yerinde ve gereği gibi kontrollerini gerçekleştirmeleri son derece önemlidir. Bu kontrollerden vazgeçilmesi kabul edilemez
6- Risk iletişimi ve belki risk değerlendirmesi konusunda gereğini yapamadığımızı itiraf etmeliyiz. Risk değerlendirmesinde “belki” ifadesine neden olan, çalışmakta olan komisyonlar olduğuna dair bilgiye sahip oluşumuz. Ancak bu komisyonların (ki bağımsızlıkları tartışmalıdır) raporları şeffaf bir biçimde, herkesin ulaşabileceği ortamlarda yayınlanmadığı sürece o raporlar yok hükmündedir ne yazık ki. Yaşanan güven ve iletişim krizlerini daha fazla yaşamamak için biran evvel risk iletişiminde bağımsız bir kurulun varlığını ve şeffaflığı sağlamalıyız. Daha çok tarafsız bilgi paylaşımı, daha çok güven demektir. Böylesi bir ortam tüketiciyi olduğu kadar üreticiyi ve sanayiciyi de koruyacaktır.