5977 Sayılı Biyogüvenlik Kanunu ve Hukuki Sorumluluk Rejimi

Ülkemizde ulusal biyogüvenlik çalışmalarının hukuki altyapısını oluşturan 5977 Sayılı Biyogüvenlik Kanunu (“Kanun”), 18 Mart 2010 tarihinde kabul edilerek 26 Mart 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Av. Emine Başcı Devres

Devres Hukuk Bürosu
www.devres-law.com


Kanun temellerini, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler bünyesinde imzalayıp bilahare onayladığı ve kendi iç müktesebatına da dahil ettiği Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin Biyogüvenlik Cartagena Protokolü’nden (2003) ve Avrupa Birliği müzakere ve uyum çalışmalarından almaktadır.
Kanun’un amacı “bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir.”


Gerek kamuoyunun, gerekse uzmanların çok çeşitli açılardan tartıştığı ve halen daha da tartışılmaya devam edilen GDO (genetik yapısı değiştirilmiş organizma), Kanun’da “modern biyolojik yöntemler kullanılmak suretiyle gen aktarılarak elde edilmiş, insan dışındaki canlı organizma” olarak tarif edilmektedir ve şüphesiz ki GDO’lar ve GDO ürünleri Kanun’un esas iştigal konusunu teşkil etmektedirler.


Kanun’un “Sorumluluğa İlişkin Temel İlkeler” başlıklı 14. maddesi, Kanun kapsamında doğabilecek zararlardan sorumlu tutulacak kişiler ile birlikte bu hukuki sorumluluğun kapsam ve koşullarını sekiz fıkra halinde düzenlemiştir.
Kanun ile biyogüvenlik alanında öngörülmek istenen hukuki sorumluluk rejiminin dayanağına dair birtakım farklı görüşler hukuk çevrelerinde ileri sürülmüşse de, doktrindeki ağırlıklı görüş bu hukuki sorumluluk rejiminin tehlike esasına dayalı olarak düzenlendiği yönünde olduğudur. Gerçekten de Kanun’un 1. maddesinde, Kanun ile öngörülen amaçlardan bir tanesinin de GDO’lar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek risklerin engellenmesi olduğu belirtildiğinden, kanun koyucunun dahi hâlihazırda GDO ile ilgili faaliyetlerin belirli bir risk ve tehlikeyi kendiliğinden barındırdığı ve bunların canlı sağlığı ve çevreye zarar verme potansiyellerinin bulunduğu yönünde bir kabul ile hareket ettiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla da faaliyetin kendisinin tehlike arz ettiği bir durumda, faaliyete ilişkin hukuki sorumluluğun da tehlike sorumluluğu olarak düzenlenmiş olduğunu kabul etmek hem faaliyetin niteliğine hem de Kanun’un amacına uygun olacaktır.


Kaldı ki, Kanun’un 14. maddesinin birinci fıkrası da kanaatimizce bu görüşü desteklemekte ve “GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerde bulunanlar, bu Kanun kapsamında izin almış olsalar dahi, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanmasına karşı oluşan zararlardan sorumludur. Bu sorumluluk, GDO ve ürünlerinin, başvuru ve kararda yer alan koşulları sağlamadığının anlaşılması durumunda zarar oluşmasa dahi geçerlidir.” hükmünü getirmek suretiyle Kanun kapsamında öngörülen hukuki sorumluluğun tehlike esasına dayalı olduğunu ortaya koymaktadır.


Bir başka ifade ile GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyette bulunanlar, kusurları olsun olmasın, salt tehlike arz eden böylesi bir faaliyeti yürütmeleri sebebi ile doğan zararlardan mesul tutulacakları içindir ki hukuki sorumluluk rejiminin Kanun’da “tehlike esasına dayanan kusursuz sorumluluk rejimi” olarak düzenlendiğini söylememiz mümkündür. Dolayısıyla GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyet yürütenler, Kanun hükümleri uyarınca gerekli olan tüm izinleri almış, gerekli özeni göstererek yeterince tedbir almış olsalar dahi, GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerden doğan zarar önceden öngörülemeyecek veya anlaşılamayacak bir nitelikte bile olsa bu zararlardan sorumlu tutulacaklardır. Yani GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyette bulunanların zararlardan mesul tutulması için, bu kişilerin kusurunun veya yine kusurun bir derecesi olan ihmalinin varlığı gerekmemektedir.


Kanun’da kabul edilen tehlike sorumluluğunun ne anlama geldiğini daha iyi vurgulamak amacı ile bu noktada, hukukumuzun kabul ettiği genel sorumluluk prensibinin aslında, kusura dayalı sorumluluk olduğunu belirtmek gerekir. Kusura dayalı sorumlulukta, bir fiil nedeniyle bir kişinin doğacak zararlardan sorumlu tutulabilmesi için diğer unsurların yanında kişinin kusurlu olması da gerekmektedir. Buna karşılık Kanun çerçevesinde düzenlenen GDO ile ürünlerine ilişkin faaliyetlerin niteliği itibariyle bunların kendiliğinden tehlikeli faaliyet olarak kabul edilmesi ve sorumluluk doğurmaya elverişli olması nedeniyle GDO ve ürünleri ile ilgili olarak yürütülecek izinli veya izinsiz tüm faaliyetlerden doğan sorumluluk, kusurun aranmadığı, kusursuz sorumluluk rejimine bağlanmıştır.


Sorumlu tutulabilecek kişilerin kimler olduğu yine Kanun’un lafzından anlaşılmaktadır. Kanun’un “Tanımlar” başlıklı ikinci maddesinde, GDO ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlerde bulunanlar “ilgililer” olarak tanımlanmıştır. Bu bakımdan tehlike esasına dayalı olarak bu Kanun tahtında doğacak zararlardan kusursuz sorumlu tutulabilecek kişiler de Kanun’un ikinci maddesinde “ilgililer” olarak tanımlanan gerçek veya tüzel kişilerdir.


Kanun’un hukuki sorumluluğu düzenleyen 14. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, ortaya çıkan bir zararın GDO’lardan kaynaklandığının kabul edilebilmesi için, zararın organizmaların sahip olduğu yeni özelliklerden veya organizmaların yeniden üretiminden veya değiştirilmesinden ya da organizmaların değiştirilmiş materyalinin başka organizmalara geçişinden kaynaklanması, özetlemek gerekir ise zararın GDO’lardan kaynaklanması gerekmektedir. Dolayısıyla tehlike arz eden faaliyet ile faaliyetten kaynaklanan zarar arasında nedensellik bağının varlığı, Kanun’un 14. maddesi çerçevesinde bir gerekliliktir. Nedensellik bağının hangi istisnai hallerde kesileceği de yine Kanun’un 14. maddesinin son fıkrasında açıklanmış ve zararın sel, dolu, heyelan, deprem gibi tabii afetlerden veya zarar görenin ya da üçüncü kişinin ağır kusurundan kaynaklandığının tespit edilmesi halinde sorumluluk hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Kanun koyucunun fiil ile zarar arasındaki nedensellik bağını kesen durumlar arasında mücbir sebep hallerinden sadece tabii afetlere yer vermiş olmasına ve buna karşılık mücbir sebep halleri arasında kabul edilen iç savaş, çatışma, salgın vs. gibi hallerin ise Kanun kapsamı dışında tutulmuş olması ayrıca dikkat çekici bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır.


GDO ve ürünlerinin neden olduğu zararların karşılanmasına yönelik tazminat talepleri genel mahkemelerde zarar görenler tarafından ileri sürülecektir. Tazminat talepleri, yine sorumluluk hukukunun genel esasları çerçevesinde, hâkim tarafından her bir münferit durumun gerek ve nitelikleri göz önünde tutularak değerlendirilecektir. Kanun’un 14. maddesinin yedinci fıkrasına göre, zarar görenin tazminat talebini, zarardan veya zararı öğrenmesinden itibaren iki yıl ve her halükarda zararı doğuran olayın meydana gelmesinden itibaren yirmi sene içerisinde kullanması gerekmektedir.


GDO ve ürünlerinin birçok alanda öngörülen faydalarının yanında yakın gelecekte bilinmesi veya öngörülebilmesi mümkün olmayacak risklerinin de bulunabileceği, her an gelişen teknolojiye dayalı olarak üretilen her yeni GDO ve ürünlerinin uzun vadede ne gibi etkilerinin ve/veya zararlarının olabileceğinin şimdiden tahmin edilemeyeceği dikkate alındığında, biyogüvenlik ve GDO uygulamalarının büyük bir hassasiyetle ve sıkı bir denetim ve kontrol mekanizması altında ele alınması gereken bir konu olduğu, konunun uzmanlarınca tekraren ve sıklıkla ifade edilmektedir. Gerçekten de GDO ve ürünlerinin kullanımı halinde – özellikle uzun dönemde – hangi risklerin veya tehlikelerin ortaya çıkabileceği bilinmemektedir. Böylesi belirsiz bir durum dahi tek başına GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin tehlikeli faaliyetler arasında değerlendirilmesi için yeterlidir. Bu nedenle kendiliğinden tehlike arz eden bu faaliyetlerin tabi olacağı hukuki sorumluluk rejimini düzenleyen hukuk kurallarının da kanaatimizce olabildiğince detaylı, genel-geçer kural ve uygulamalardan uzak, konunun ehemmiyetine özgü özel düzenlemelerden oluşması gerekir. Bu bağlamda Kanun hükümlerinin geliştirilmesi çalışmalarında biyogüvenlik konusunda ülkemizin sahip olduğundan daha uzun yıllara dayalı yasa yapma tecrübesi bulunan farklı ülkelerin düzenleme ve mevzuatlarının ele alınması, Kanun’un geliştirilmesi çalışmalarına ışık tutabilir.

Eylül 2016 sayısının 46. sayfasında yayımlanmıştır.

Yazarın diğer yazıları