Ayşe Dinçer

Ayşe Dinçer

Lezzet Yolcusu

Douro Lezzetleri

Tarih öncesi çağlarda tanrılar tanrısı Zeus, Tanrı Baküs'ün kendisinden habersiz olarak üretttiği bir içecekle insanlara mutluluk dağıttığını duymuş. Baküs'ü huzura çağırmış "Yarın Olimpos Dağına gel, tanrılar meclisine bu nedir anlat" demiş....

Vinhateiro 
Douro Vadisinde şarap bölgesine ‘vinhateiro’ diyorlar. Unesco Kültür Mirası çerçevesinde korunuyor.   
Porto şehri-Portekizliler Oporto diyorlar-Douro nehrinin kıyısında. Vila Nova De Gaia şehri ile karşı karşıya. Nehrin iki kıyısı köprülerle birbirine bağlanmış. Eskiden şaraplar Rabelos denilen altı düz teknelerle vadiden Gaia şehrine getirilir buradaki şarap mahzenlerinde depolanırmış. Şimdilerde tankerlerle taşınıyor ama gelenek bozulmamış, Gaia hâlâ mahzenleri ile şaraplara ev sahipliği yapıyor. Rabelo’lar artık şarap taşımasalar da Douro Nehrinde eski günlerini yad edercesine süzülüyorlar. Douro geniş bir nehir. İspanya’dan doğuyor Portekiz'de denize dökülüyor. Çok da sakin değil. Bu yıl Mart sonundaki yağışlar nehrin taşmasına neden olmuş, nehir havzalarını kullanılamaz duruma getirmiş. Bu nedenle Douro ulaşıma kapanmış. Biliyorsunuz nehirler bir düzlem üzerinde akmıyor. Kimi yerlerde şelaleler, kimi yerlerde alçalmalar, yükselmeler oluyor. Nehir gemileri de şelalelerden atlayıp yollarına devam edemeyeceğine göre nehrin alçak yerleri ile yüksek yerleri nehir havuzları ile düzleniyor. Eğer gemi şelale üstündeyse bulunduğu seviyedeki havuza giriyor. Havuzdaki su boşaltılarak nehrin alt düzeyine indiriliyor ve gemi yoluna devam ediyor. Ters yönde gidiyorsa havuza giriyor su doldurularak yukarıya çıkarılıyor. Porto’dan İspanya’ya kadar Douro nehrinde 5 havuz var. Sular yükselince bu havuzlar kullanılamaz oluyor ve nehir trafiği duruyor.

Sintra
Lizbon Porto arasında kara yoluyla gittiğinizde 2 önemli durak var. Biri Sintra, diğeri Fatima. Sintra ah! Sintra. Aya tapan Romalılar ay tanrıçası “Cynthia"nın ismini vermişler bu şehre. Daha sonra gelenler bölgeye hayran kalmışlar, tepeye bir saray ve çevresine çeşmeler yaptırmışlar. İngiliz aristokrat şair Lord Byron 18. yüzyılda buraya geldiğinde Sintra’yı “Avrupa’nın en güzel şehri, muhteşem cennet “ olarak nitelemiş. 18. Kanto'sunda şöyle demiş:
Ah! Sintra'nın muhteşem cenneti buluşuyor
Dağın ve vadinin rengarenk labirentlerinde
Ah ben! hangi el'in kalemi yetişebilir
gözün gördüğünün yarısını yazmaya...
Childe Harold Pilgrimage-"Asil Genç Harold'un Haç Yolculuğu" isimli epik şiirinde de Byron şehre övgüler yağdırır:
Süzülüyor gemi, kara geride kaldı
Uykusuz Biskay körfezinin rüzgarları hırçın
Dört gün geçti ama beşinci gün
Yeni kıyılar göründü herkes mutlu
Sintra’nın dağları gemileri selamlıyor...
Sintra Dağında-Serra de Sintra’da Pena Sarayı var. Bir peri masalı şatosu. Puslu ormanlardan geçip kaf dağının ardına varıyorsunuz. Yemyeşil ağaçların arasından dağa tırmanıyorsunuz. Hafif yağmur yağıyor. Heryer yemyeşil olmuş. Her tonu var. Uzaklarda bir tepede masallar ülkesinin şatosu beliriyor. Neredeyim ben? Her yer çiçekler içinde. Karşımdaki şato'nun yanındaki binada soğan çatılar. Etrafı surlarla çevrili ortaçağ şatosundan içeri giriyorsunuz. Daracık yollar. Menoulin tarzı süslenmiş kapılar. Kapı pervazlarını uzak diyarların mercanları deniz yaratıkları süslüyor. Kapı kemerinde ise midyeden çıkan bir deniz canavarı var. Duvarlar en güzel çinilerle kaplı. Kapıdan girince antrede son Portekiz Kralı I. Carlos’un büstü sizi karşılıyor. Eşi Dona Amelia ile bir süre burada yaşamışlar. Buranın tarihi ilginç. Portekiz Kraliçesi II. Maria damat adayları arasından en yakışıklısı Avusturya-Macaristan Prensi Ferdinad’ı beğeniyor ve evleniyor. Ama Ferdinand devlet işlerinden ziyade sanata, doğaya ve güzelliklere aşık. Sintra’daki ortaçağdan kalma şatoyu görünce vuruluyor. Hemen satın alıp yeniden yaptırmaya yeni bölümler ekletmeye başlıyor. Sonuçta ortaya neo-klasik, neo-menoulin, neo-rönesans ve neo-gotik tarzında binalar topluluğu çıkıyor. Kral ve Kraliçe zamanlarının çoğunu burada geçiriyorlar. Tam 11 çocukları oluyor ama Maria 11. çocuğunu dünyaya getirirken ölüyor. Ferdinand’da ardından fazla beklemiyor ve opera sanatçısı Elisa Hensler ile evleniyor. Şatoda mutlu mesut yaşıyorlar. Onlar eriyor muradına ama üç elma bakın kimlerin başına düşüyor. Ferdinand ölünce Saray Kontes Elisa'ya kalıyor. Maria'nın 11 çocuğundan sadece 3 oğlan Portekizlilerce kayda değer bulunuyor. Şatonun son sakini ise Kral Don Carlos oluyor. 
Sarayın odaları küçücük. Kraliçe ve Ferdinand ayrı odalarda yaşıyor. Baktım da her ikisinin odasına sadece tek kişilik bir yatak ve bir çalışma masası sığmış. Maria'nın bir makyaj masası, Ferdinand'ın ise oturup kitap okuduğu bir koltuk. Yemek odasında 12 kişilik yemek masası her an davetliler için hazır. Şarap kadehleri şerefe kalkmayı, av etleri yenmeyi bekliyor. Sarayın ahçısı leziz bir bıldırcın fırında hazırlamış. Konuklar politik meseleler konuşuyor. "Ne olacak Portekiz'in hali? 1. Dünya savaşı çıkmış ne yapmalı, nasıl davranmalı, kiminle anlaşmalı?..." Konular hep aynı. Bakmayın siz o dönemlerde Osmanlı'ya hasta adam diyenlere. Avrupa'nın birçok ülkesi de aynı dertten muzdarip. Hazinede para yok, halk huzursuz. Portekiz de imparatorluğu kurtarmak için kağıt üstünde anlaşmalar, güçlü devletlerle ittifak yapma peşinde. 
Koskoca saray mutfağı diye düşünürüz değil mi? Hayır, bu sarayın mutfağı çok küçük. 11 çocuklu bu büyük aileye küçücük mutfakta aşcılar iyi yemek yetiştirmişler. Neler mi yemişler? Tabii ki en başta deniz mahsülleri. Pasteis de Nata ve Bola'lar. Bola'yı en basit olarak şöyle tarif edebilirim:Zeytinyağlı tava ekmeği arası peynirler, pastırmalar, soğanlı et harçları. Bir yanda avdan gelen efendilerinin getirdiği bıldırcınların sülünlerin tüylerini yolan aşçı yamakları, diğer yanda şaraplı tavşan yahnisi hazırlayan aşçılar...Bakalım bu akşam yemekte hangi şaraplar içilecek, kim kimin dedikodusunu yapacak?
Pena Sarayının binlerce yıllık tarihi sizleri dehlizlerine çekiyor. Masalsı büyüsünde kaybolup gidiyorsunuz. Sintra sadece Portekiz krallarının değil günümüzde de Prens Charles, Johnny Depp ve  Brad Pitt gibi ünlülerin de ilgisini çekmiş. Hepsinin Sintra'da evleri var. Ama biz onlar gibi yerleşik değiliz. Gitme vakti geliyor. Kaf dağının ardından süzülüp dünyaya dönüyoruz. Hep aynı manzaralara doğru yol alıyoruz. Pinhao ve Regua, nehir kenarı kasabaları. Douro Vadisine açılıyorlar. Tüm vadi kat kat, merdiven merdiven setlerle bezenmiş. Kat kat yeşillik, kat kat bağ. Yüzyılların üzüm terasları. Kimlerin alın teri var o bağlarda. O şaraplar ne aşklar ne hüzünlerle mayalandı. O şaraplarla ne hüzünler ne sevinçler içildi.
Şilili yazar şair Pablo Neruda “Şaraba Övgü” adlı şiirinde  diyor ki 
Gün renkli şarap
Gece renkli şarap
Mor ayaklı şarap
Veya topaz kanı ile şarap
Şarap
Dünyanın yıldızlı çocuğu
Şarap, pürüzsüz
Altın kılıç gibi
Yumuşak
Şehvetli kadife gibi....
Bahsettiği Porto şarabı mıdır bilinmez ama eminim övgüsü Porto için de geçerlidir.

Douro tepelerinde bir köy: Favaios 
Douro'da Favaios köyünde, Quinta da Avessada Şarap Evi'nin 3. kuşak sahibi yıllanmış mahzendeki şarap fıçılarını şarap tadım eşliğinde konuklara gösteriyor. "Şu 2 fıçının içindeki şaraplar elli yıllık. Babamdan kalma. Karşıdaki eskimiş fıçıdakiler ise 100 yıllık, dedemden kalma". Peki bu şaraplar ne zaman içilir? "Yılda bir kere. Köyün papazı gelir, nerde benim şarabım dercesine fıçılara bakar. Tabii hemen fıçıyı açar hep beraber içeriz. Aralarda aile toplantılarında da içilir. Şuradaki 2 fıçıyı çocuklar için hazırladık. 25 yıllık. Belki onlar da açmaz çocuklarına bırakırlar. Oradaki 2 fıçı ise boş. Büyük dededen kalan şarapları biz içtik bitirdik." İşte Douro vadisinde şarapçının hayatı. Dededen toruna mirası. Şu gerçeği unutmamak lazım. Üzüm ekildikten ancak 5 yıl sonra verdiği ürünle şarap yapılabiliyor, 7 yıllık bağ'ın üzümünün şarabı biraz daha iyi. En güzel şaraplar 12 yıllık bağların üzümlerinden elde ediliyor. Boşuna dememişler "Dedenden dağ değil bağ kalsın diye".

Dertli yıllar
Şarap işi zor. Toprağı var, iklimsel sorunları var, yağmuru güneşi var, böceği hastalığı var. Bir bakıyorsun bağ olmuş, bir bakıyorsun dağ. İşte yine dertli bir yıl. Senelerce senelerce önce her yanı üzümün korkulu rüyası floksera zararlısı sarmış.Tüm bağların üzümlerini yapraklarını yemiş bitirmiş. Mücadele edilmiş ama floksera güçlü. İstila etmiş her yanı, ne bulduysa yok etmiş. Köylü demiş ki artık buralarda bağ olmaz, buralarda oturulmaz. Gidelim başka yerlerde şansımızı deneyelim. Doña Antonio köyün anası, temel taşı. Bağlar onun. "Hiçbir yere gitmiyorum" demiş. Köylüleri, işçileri toplamış. "Param yok bağlarımdan başka malım yok. Kalırsanız size 2 öğün yemek veririm. Elbirliği ile flokserayı kovar bağları tekrar yeşertiriz". Köylü inanmış. Doña Antonio'ya güvenmiş. Antonio kilerinde ne varsa çıkarmış. Dağlarda flokseranın yemediği hangi ot kaldıysa toplatmış. Günde 2 öğün çorba yapmış. Azmetmişler ve belayı yenmişler. 
Doña Antonio'nun çorbasından içtim. Siz de evde yapabilirsiniz. Çorbanın temeli patates. Hem kıvam veriyor hem lezzet. İçine aklınıza gelen malzemeyi ekleyin. Otlar, pirinç, kuru fasulye, kilerde ne varsa ne kaldıysa. Bereketli ve besleyici. Üstelik de her defasında farklı malzemelerle yapıldığı için yepyeni farklı bir çorba. Doña Antonio Ana ölmüş ama vadiye çorbası kalmış yadigar.
Douro'da bir de başarı öyküsü var. Porto Şarabı biliyorsunuz coğrafi işaret ile korunuyor. Her şarap Porto olarak etiketlenemiyor. Douro'nun 400 metre yükseğine kadar vadilerde yetişen üzümlerden yapılan şaraplara Porto denilebiliyor. Vadi yüksek. 600 metrede bağları olanlar ne yapsın? Her şeyin bir çaresi var...Portekizli yazar Jose Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" isimli kitabında günlerden bir gün, ülkelerden bir ülkede kimse ölmüyor. En umutsuz kaza kurbanları, en ölüm döşeğinde yaşlılar bir şekilde iyileşip ayağa kalkıyor. Ölüm buraya hiç uğramıyor. İnsanlar yaşlanıyor ama ölüm yok. Çaresizler... Ne diyordum? Ama Porto'ya alternatif çare var. Riesling üzümü yüksekleri sever. Onlar da tüm yüksek bağları Misket ve Riesling üzümü ile donatmışlar. Porto bağlarında Riesling markası yaratmışlar.İşte Favaios köyü bu şarapları ile ünlü. Yok satıyorlar.

Favaios'da köy mutfağı
İşte size gerçek bir Portekiz köy sofrası. Önden aperatifler geliyor. Bola’lar, dağ otları ile bezenmiş salatalar, mücver, domuz pastırması kavurması gibi ara sıcaklar. Hepsi Favaios sek beyaz Riesling şarabı ile uyumlu. Ana yemek, balık buğulama veya et sote-tercihen kara domuz sotesi- çok makbul.
Üstüne de neler var neler... Kırmızı şarapta pişmiş armut tatlısı, badem pastası, profiterol, portakal jöleli pasta, minik krakerlerle yenilen incir, böğürtlen ve portakal reçelleri, ortasına tarçın çubuğu saplanarak fırında pişirilen ayva tatlısı. Hepsinden tatmak lazım. Ayva Peynirini biliyor muydunuz? Aslında peynir değil. Bildiğimiz ayva jölesi. Marmelattan daha kıvamlı bir jöle, blok halinde kesilebiliyor. Marmelat dedim de kelime tüm dünya dillerine Portekizce’den geçmiş. “Marmelo” ayva demek. “Marmelado” ise Ayva jölesi veya peyniri. Şimdilerde tüm meyvelerle yapılabiliyor. Ama aslı ayvadan yapılıyormuş. Bu kadar yenilir mi? Üstüne kahve içmek ve hazmı kolaylaştırmak için Flavioso içmek gerek. Küçücük 100 gm.lık şişelerde satılıyor. Tadımlık. Ama yok satıyor. Fabrikasında bile yok. Belki havaalanında bulabilirsiniz. Ama taş yerinde ağırdır. Ait olduğu yerden uzaklaşınca havanın, suyun, zamanın, mekanın ruhu olmadan lezzeti kaçar, aynı tat alınmaz. Dalından koparılmış çiçek gibi…

Portekiz Mutfağı
Portekiz mutfağında deniz ürünleri önemli bir yer tutuyor. Bacalhau Lizbon’da olduğu gibi Porto’da da çok sevilen bir balık yemeği.  Porto'da da deniz mahsullerinin her çeşidi yapılıyor.  Bir de Portekizliler sakatat seviyorlar. Özellikle işkembe. “Tripas a moda do Porto” Porto usulü işkembe çok tüketiliyor. Portolular kısaca “Tripeiros” diyorlar bu kuru fasulyeli işkembeye. 14. yüzyıldan bu yana evlerde pişiriliyor. Aslında Portekiz mutfağı biraz bize benziyor. Biz de işkembenin nohutlusunu severiz. “Francesinha” aslında bir yemek değil. Çok katlı bir tost. 60’lı yıllarda Fransız göçmeni Daniel da Silva ünlü Fransız tostu Croque Monsieur’u Portekiz mutfağına uyarlamaya çalışmış. Biliyorsunuz croque monsieur domuz pastırmalı ve peynirli bir tost. Eğer üzerine yağda yumurta eklenirse adı croque madame oluyor. Francesinha, 2 dilim ekmek arasına domuz pastırması, sosis veya bonfile türü bir et, üzerinde erimiş peynir ve kalın bir dilim domates ile tost yapılıyor. En önemli özelliği bira sosu. Her restoran kendi formülünü oluşturuyor. Asıl formül bir sır. Herkes birbirinden gizliyor. Çok gizemli bir ülke bu Portekiz. Geçen yazımda bahsettiğim Lizbon’un ünlü pastası Pasteis de Nata’nın formülü de sırdı. Burada simge lezzetlerin taklitleri var asılları sır. Douro bölgesinin en çok tüketilen spesiyalitesi: Bola. Her çeşidi var. Zeytinyağlı tava ekmeği arası soğan, domuz pastırması(Presunto), balık veya isli pastırma. Ben peynirli, soğanlı ve etli olanını yedim. Domuz pastırmalısına Bola de Presunto, sosis ve pastırmalı çeşidine Bola de Presunto e Linuiça, etli Bola’ya ise Bola de Carne deniliyor.
En bilineni ise Bola de Berlim. Ama bu Bola’nın tatlı versiyonu. Görüntü ve formülü de farklı. Biraz bizim Ponçik’e benziyor. Sadece içinde reçel yerine krema var. Dedim ya Portekiz mutfağı bizimkine çok benziyor. Belki de Müslüman ve Arapların istilasının Portekiz mutfağına etkisi nedeniyledir. Sonuçta Portekiz’de hiç aç kalmadım. Lezzetleri bize uygun. Tanıdık tatlar. Tek sıkıntı domuz eti çok kullanılıyor. Yemek ısmarlarken dikkat...

Fatima
Lizbon ile Porto arasında kutsal bir köy var. Adı "Fatima". Tarihi çok eski değil. 1917'de 3 çocuk bir meşe ağacının yanında Meryem Ana'nın silüetini görüyor onun kendilerine söylediği gelecek için bazı öngörüleri pek anlamıyorlar ama uzun süre sır olarak saklıyorlar. Sonra çocuklardan biri bunu ağzından kaçırıyor. Birçoğu çocuklara inanmıyor. Hatta çocuklar ölüme mahkum ediliyor. Çocuklar yine bir gün ağacın yanındayken Meryem Ana kendilerine görünüp 17 Ekim 1917'de bir mucize gerçekleştireceğini ve insanları köye toplamalarını istiyor. Dünyanın her tarafından 70 bin kişi köye akın ediyor. Bekliyorlar, bekliyorlar tam sabırlar taşmakta iken müthiş bir yağmur başlıyor ve aniden kesiliyor, sonra güneş çıkıp dans ede ede dünyaya doğru iniyor. Birçoğu mucizeye inanıyor. Bazıları toplum psikolojisi olduğunu söylüyor. Ama çocuklar kurtuluyor. Daha sonra 2'si hastalıktan ölüyor ancak Lucia, rahibe oluyor ve 2005 yılına kadar yaşıyor. Meryem Ana birçok kez kendisine görünüyor ve gelecekten haberler veriyor. Lucia tüm öngörüleri Papa'ya anlatıyor fakat bu bilgilerin birçoğu Vatikan'da saklanıyor. Sadece 3'ü biliniyor. En son 2000 yılında ise sırların bir kısmı Vatikan tarafından dünyaya açıklanıyor. Öngörülerden biri komunizmin çökeceği ve Berlin duvarının yıkılacağı yönünde ve doğru çıkıyor. Bu nedenle Fatima'da bir de sembolik Berlin Duvarı var. Daha sonra burada iki kilise yapılıyor biri klasik diğeri modern. Her yıl 13 Mayıs ve 17 Ekim'de burada insanlar toplanıp ayinler yapıyor. Kutsal Meryem Ana veya Kutsal Fatima heykelini ziyaret ediyor. Bizim için heykelin bir önemi var. Ben bilmiyordum. Duyunca çok şaşırdım. Papa II. John Paul 13 Mayıs 1984 yılında Mehmet Ali Ağca tarafından vurulduğunda, Papa hayatta kalmasının  Kutsal Fatima'ya inancı sayesinde olduğunu söylemiş. Birçok defalar Fatima'yı ziyaret etmiş. Bir ayrıntı daha. Fatima'daki Meryem Ana Heykelinin başındaki taca Ağca'nın Papayı vurduğu kurşun eklenmiş. Kurşun tacın altında duruyor, görülebiliyor.  Fatima aynı zamanda bir hac yeri. İnsanlar adaklar adayıp bu kente geliyorlar. Adakları olursa tespih çekerek dizleri üstünde adak yolunu kat ederek modern kiliseden Kutsal Fatima heykelinin durduğu dua yerine kadar gidiyorlar.  Portekizliler biraz mistik insanlar. Her köyde kasabada bir kilise veya manastır var. Hepsi özenle bezenmiş hepsi özel inşa edilmiş.Mistikler buralarda ömür geçirmişler kendilerin tanrıya adamışlar. Şairleri de öyle. Isabel Aguiar Portekiz’in genç sayılabilecek  şairlerinden. 1958 doğumlu.  Biraz uyumsuz bir şair. Şiirlerinde isimsiz mistikler var kurak çöllerde, denizlerde yaşayan. Karanlıkla aydınlık bir arada. Ama hep karanlığın kaybedip aydınlığın galip geldiği...Bir örnek mi? İşte “O mar é para todos nós”-Deniz Hepimiz için isimli şiiri:
Deniz hepimiz için
Denizde  mistik balıklar var
Deniz Gökkubbe'dir
Deniz Gökkubbe'dir
Deniz Gökkubbe'dir
Sadece mistik balıklar ağlara atlar biliyorum
Sadece mistik balıklar ağlara atlar biliyorum
Sadece mistik balıklar ağlara atlar biliyorum
Sadece mistik balıklar ağlara atlar biliyorum
Tüm ağlar Gökkubbe'nin ışıltısıdır
Portekiz’de neredeyse 600 yıldır değişen pek bir şey yok. Şairler hâlâ deniz şiirleri yazıyorlar.

Lizbon-Porto
Limonata içilip pasta yenilen pastaneleri, yerel bol kepçe lokantaları, kestanecileri, işkembeci ve ciğercileriyle Portekiz hiç yabancılık çekmeyeceğiniz bir ülke. Lizbon’da  Rossio ve Restauradores Meydanı civarındaki çarşılarda alışveriş edip, Atlantik kıyısında Ribeira sarayının bulunduğu Terreiro do Paço -Saray Meydanında balık restoranlarında keyif yapabilirsiniz. Porto’da alışveriş merkezi Rua Santa Caterina Caddesinde gezindikten sonra mutlaka 5 çayında tarihi Cafe Majestic’de oturup soluklanmanız gerek. 1921 yılında art nouveau stilinde yapılan bu bina saray gibi. Her yer, aynalar, heykeller, freskler tarih kokuyor. Café’yi gezen Paris Kahveoloji Akademisi Başkanı Gloria Montenegro  ziyaret defterine şunları yazmış: Majestic Cafe muhteşem bir yer. Hayatlarının en güzel zamanlarını geçirmek üzere sanatçılar, düşünce adamları, hayale dalanlar buraya gelebilir ve konuşarak, mimiklerle, bakışlarla, gülümsemelerle ve hatta birkaç gözyaşı ile iletişime geçip bu atmosferi paylaşabilirler. 

Portekiz Horozu
Yazıyı bitirip de eğer size Portekiz'in simgesi horozdan bahsetmezsem olmaz. Sonra çiçekleri böcekleri anlattın da en önemli ayrıntıyı Portekiz’in simgesi horoz’u anlatmadın dersiniz. Hikayenin kahramanı Barcelos kasabası. Meşhur olan da Barcelos Horozu. Bir zamanlar Barcelos’a Galiçya’dan bir garip yolcu gelir. Bilinmeyen bir suçtan-rivayet odur ki kaldığı hanın sahibesinin kızına aşık olur. Buna sinirlenen “neden bana değil” diye biraz da kıskanan hanın sahibi hanım yolcuyu mahkemeye verir-seyyah idam cezasına çarptırılır. Tam asılacakken son arzusu sorulur. “Hakimi görmek suçsuzluğumu ispatlamak istiyorum” der. Hakim o sırada dostlarına yemek vermektedir. Son arzusu için hakimin huzuruna çıktığında sofrada konuklara ikram edilmek üzere bekleyen kızarmış bir horozun kendisine göz kırptığını görür. Hakime “Eğer suçsuzsam” der “Bu horoz 3 kere ötecek”. Hakim “Hadi ötsün bakalım” diye güler ama gülmesi horozun ötüşü ile kesilir. Sonrası malum. Hikaye mutlu sonla biter. Yolcu hancının kızıyla evlenir mutlu yaşar. Barcelo Horozu da  sonsuza kadar Portekiz’e simge olur.

Douro maceramız da bu kadar. Bakalım önümüzdeki ay sırada neresi var. Belki de biraz yaşlı Avrupa’dan uzaklaşıp Atlantiği aşıp yeni dünyaya yol alırız...