Prof.Dr. Semih Ötleş

Prof.Dr. Semih Ötleş

Gıda Kimyası

Gıda sektöründe yeşil tedarik zincirinin ekonomik faydaları-I*

Günümüz modern insanlarının kendilerine pek az fayda sağlayan yüksek kalorili ve bol miktarda gıdaya sahip olma arzusu, DNA’larının hala savana yaşamına adapte olmalarından kaynaklanmaktadır (Hararı,2015).


Prof.Dr.Semih Ötleş
Ege Üniversitesi, Gıda Mühendisliği

Ezgi Aydın
Ege Üniversitesi, FBE Tarım Ekonomisi Anabilim Dalı

GİRİŞ
Doğayı, tarihi ve psikolojiyi anlamak için avcı toplayıcı ilkel insan türünün zihinlerine girmek gerekmektedir. Bu tür; tarihin neredeyse tamamında avcı toplayıcı Sapiens olarak yaşamıştır. Günümüz modern insanlarının kendilerine pek az fayda sağlayan yüksek kalorili ve bol miktarda gıdaya sahip olma arzusu, DNA’larının hala savana yaşamına adapte olmalarından kaynaklanmaktadır (Hararı,2015). Buğdayı keşfeden ve zaman içerisinde evcilleştiren insanlar; tarım devrimini başlatırken daha çok buğday yetiştirebilmek için ekosistemi tahrip etmeye, ormanları yakarak yeni tarım alanları oluşturmaya başladılar. Avcı toplayıcı toplumlar besin yetersizliğinden dolayı 1 çocukla yetinirken, tarım toplumlarında daha çok çocuk, daha çok sayıda insan ortaya çıkmıştır. Avcı toplayıcılıktan uzaklaşan insan ırkı daha çok nüfusla dünya kaynakları üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştır.
Günümüz insanlarının yeni teknolojileri ile doğal kaynakları yenilenme süresinden çok daha hızlı bir şekilde tüketmesinin en temel sebeplerinden birisi de DNA’larının besin kaygısından ve adaptasyon sorunundan kaynaklanmaktadır (Hararı,2015). Ancak ilkel diğer insan türlerinin aksine Sapiens’in Dünya’yı ele geçirmesini sağlayan neden sonuç ilişkisi kurabilme yetisi; yine Dünya’yı Sapiens’in elinden kurtaracak bir olgudur.
İnsanların üretim faaliyetlerinden doğan her zaman bir takım olumlu ve olumsuz sonuçlar bulunmaktadır. Yakın zamana kadar bu olumsuz sonuçlar göz ardı edilse de günümüzde doğal kaynakların korunması ve yenilenmesi en önemli gündem haline gelmiştir. Su ve toprak gibi doğal kaynakların hızla tükenmesi, üretim faaliyetinde bulunanlar üzerinde gerek toplumsal gerekse sürdürülebilirlik açısından bir baskı unsuru oluşturmuştur. İnsanlar, kaynaklarının hızla tükendiğini fark ettiklerinde doğal kaynaklar üzerindeki baskılarını aza indirgemek veya ortadan kaldırmak için yollar aramaya başlamışlardır.
Yükselen çevre duyarlılığına paralel olarak teknoloji ve yaşam düzeylerindeki gelişmeler sonucunda her tür projenin topluma maliyeti, performansı gibi geleneksel parametrelerin yanı sıra doğal kaynakların kullanımı ve küresel çevre sorunlarına yol açma olasılığı gibi bileşenler de karar verme süreçlerinde gittikçe daha sık göz önünde bulundurulmaya başlanmıştır. Yaşam Döngüsü Analizi (LCA) 90‘lı yılların başından bu yana karmaşık karar verme süreçlerinde gittikçe daha sık başvurulan ve sürekli geliştirilen bir yöntemdir (Guinee ve diğerleri, 2011).
Yaşam Döngüsü Analizi (LCA) yöntemi, ekonomik ve çevresel açıdan sürdürülebilir üretimi hedefleyen yöntemlerden bir tanesidir. Ürünün tasarımından (doğumundan), kullanım sonucu atık olarak bertarafına (ölümüne) kadar olan sürecinin planlanması ve yönetimi faaliyetlerini kapsamaktadır. Demirer (2011), yaptığı bir çalışmada PLM uygulayıcılarının %11’inin eko etiketleme alanında PLM uygulaması yaptığını ortaya koymuştur. Eko etiketlemenin yanında Ekolojik Ürün Tasarımları (Eko tasarım) da PLM’nin bir diğer uygulama alanıdır.
Yaşam Döngüsü Analizi, bir ürün ya da hizmetin tüm yaşam döngülerini ve bunların birbiriyle bağlantılarını bütünsel olarak değerlendirir. Bakıldığında bir ürünün veya prosesin yaşam döngüsünün genellikle 4 aşamasını içerir:
1. Ham madde temini,
2. İmalat,
3. Kullanım/yeniden kullanım/bakım
4. Geri dönüşüm/atık yönetimi.
Aynı zamanda belirtilen bu süreçler (beşikten mezara) bir ürünün tedarik zincirinin yapısını da kapsamaktadır. İşletmeler daha az kirleten üretim sistemleri tasarlamak, atıklarını azaltmak, çevresel riskleri yönetmek ve sosyal sorumluluk bilinciyle hareket etmek amacıyla tedarik zincirlerini çevreye daha duyarlı bir yapıya dönüştürmekte ve yeşil tedarik zinciri yönetimini benimsemektedirler
İnce (2014), Yeşil Tedarik Zinciri’ni çevresel kriterlerin veya kaygıların organizasyonel satın alma kararlarına ve tedarikçilerle kurulan uzun süreli ilişkilere dahil edilmesi süreci şeklinde tanımlamıştır. Yeşil Tedarik Zinciri’ni işletmelerin ekonomik çıkarlarının ve çevresel sürdürülebilirliğin kesiştiği bir nokta olarak kabul etmek mümkündür. Doğal kaynakların hızla tükendiği ve ekonomik sürdürülebilirliğin vazgeçilemez bir unsur olduğu günümüzde Yeşil Tedarik Zinciri’nin önemi daha da artmaktadır.

Tarihte gıda tedariki sıkıntısı, savaşan tüm ülkelerde kitleler arasındaki huzursuzluğun ve öfkenin en dolaysız, en keskin nedeni olmuştur (Troçki,1917). Bu yüzden sürdürülebilirliğin en iyi şekilde sağlanması gereken sektörlerden birisi de gıda sektörüdür. Gıda sektöründe Yeşil Tedarik Zinciri uygulamaları, ekonomik faydanın sağlanması ve doğal kaynaklar açısından üretimin devamlılığını hedeflemesi sebebiyle önem kazanan bir konudur.
Bu çalışma; gıda sektörü ile Yeşil Tedarik Zinciri arasındaki ilişkinin ekonomik ve çevresel boyutlarını kapsamaktadır. Konunun ana amacı ise; gıda sektöründe sürdürülebilirlik açısından Yeşil Tedarik Zinciri’nin önemini ortaya koymak ve ekonomik fayda yönüyle sektördeki durumunu değerlendirmektir. Bu ana amaç çerçevesinde;
Yeşil Tedarik Zinciri’nin gıda sektöründeki yerini ve önemini ortaya koymak,
Gıda sektörünün sebep olduğu çevresel zararları ve Yeşil Tedarik Zinciri’nin çözümlerini değerlendirmek,
Dünya’da ve Türkiye’de gıda sektöründeki Yeşil Tedarik Zinciri uygulamalarını ve başarılarını değerlendirmek,
Yeşil Tedarik Zinciri’nin gıda sektöründe sağlayabileceği ve/veya sağladığı ekonomik faydaları maliyet ve fiyat yönüyle incelemek,
Gıda sektöründe firmaları Yeşil Tedarik Zinciri’ne zorlayan nedenleri ortaya koymaktır.
Yöntem
Gıda sektöründe Yeşil Tedarik Zinciri’nin ekonomik faydaları yeşil satın alma, yeşil üretim, yeşil paketleme, yeşil pazarlama ve tersine lojistik uygulamaları olmak üzere beş ana yönüyle değerlendirilmiştir.

ÇEVRE SORUNLARI ve ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMLERİ

Çevre Kavramı ve Çevre Kirliliği
Dünya’daki bütün canlılar, organik ya da inorganik maddelerden oluşmuş belirli bir ortamda ve karşılıklı etkileşim içerisinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Canlıların tüm canlı varlıklarla etkileşim halinde olmasının yanı sıra bulunduğu ortamdaki tüm cansız varlıklarla da etkileşim içerisinde olduğu bir gerçektir.
Çevre; insan faaliyetleri ve tüm canlılar üzerinde hemen ya da uzunca bir süre içerisinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etkenlerin belirli bir zaman dilimindeki toplamı olarak tanımlanabilir (Keleş ve Hamamcı, 2005:22). Özetle çevreyi tüm canlı ve cansız varlıkların etkileşim halinde bulunduğu ortam olarak tanımlamak mümkündür.
İnsanların avcı toplayıcı toplum yapısından yerleşik hayata geçerek tarıma yönelmeleri, insan faaliyetleri ile doğa arasındaki dengenin bozulmaya başlaması olarak kabul edilebilir. Ekonomik güç yarışlarının artmasıyla doğa ve ekonomiyi bir noktada birleştirmeye çalışmamak insanların yaşadıkları çevreye büyük zararlar vermesine neden olmuştur. Bu durumun sonucunda çevre kirliliği, çözülmesi gereken büyük bir problem haline gelmiştir. Akdur (2005), çevre kirliliğini insanların etkinlikleri sonunda, ekolojik dengenin bozularak, bazı maddelerin dünyanın bazı katmanlarında birikmesi ve o katmanın doğal kompozisyonunun bozulması olarak tanımlamıştır.

Çevre Sorunlarını Etkileyen Faktörler

Doğal kaynakların ve enerji kaynaklarının kıtlığı, nüfusun hızlı artışı, dünyada üretilen toplam besin miktarının artan nüfusu beslemeyeceği varsayımı, kentleşme ve endüstrileşmenin artması temel çevre sorunları olarak ortaya çıkmıştır (Keleş ve Hamamcı, 2005:23).

Nüfus Artışı

İlkel avcı toplayıcı insan grupları, avladıkları hayvanları ve topladıkları besinleri kurutarak, tütsüleyerek avsız geçen zamanlar için korudular. Besin yetersizliği insanları daha az çocuk sahibi olmaya zorlarken beslenmede çeşitlilik, hareketlilik, doğayı tanıma ve adapte olma zorunluluğu fiziksel açıdan ilkel insanları daha güçlü kılıyordu. İnsanların buğdayı keşfetmesi ile birlikte besin bulmanın eskisi kadar zor olmaması doğal seçilimin önüne geçerek insanların daha çok çocuk sahibi olmasına, hasta ve sakat grup üyelerine bakmalarına, sağlıksız doğan bebeklerini yaşatma çaboalarına ve bunun sonucu olarak kontrolsüz nüfus artışına neden olmuştur.
Nüfus artışı başlı başına bir çevre sorunu olmayıp çevrenin kirlenmesinde, doğal dengenin bozulmasında çok büyük öneme sahip bir etkendir. Nüfus artışının beklendik bir sonucu; tüketim artışı ve tüketimi karşılamak için üretimin artışı, dünya kaynakları üzerindeki nüfus baskısının artmasıdır. Mevcut nüfusu yeterli ve dengeli besleyebilme kaygısı zamanla yerini ekonomik kaygılara bıraksa da nüfus artışının doğal kaynaklar üzerindeki baskısı yadsınamaz bir gerçektir.
Nüfus artışı sonucu üretimin artması beklendik bir durumdur ancak üretilen besinlerin adil dağılımının olmaması bir başka sorundur. Yoksul ülkelerde yetersiz ve dengesiz beslenmeden kaynaklı ölümler görülürken gelişmiş ülkelerde tüketim çılgınlığı, giderek büyüyen çöp dağlarının oluşmasına ve çevre kirliliğinin tüketim yönüyle de artmasına sebep olmuştur.

Sanayileşme

Artan nüfusu besleme kaygısı, insanları üretimde çeşitli yöntemler ve teknolojiler geliştirmeye zorlamıştır. Zamanla insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kaygıların çok da masum olmadığı, ekonomik çıkarların göz önünde bulundurularak daha çok üretim için hormon, ilaç, katkı maddeleri gibi insan sağlığını tehdit eden, atıkları ile çevreyi kirleten ve doğal kaynakların sömürülmesine dayanan yeni işletme anlayışlarının geliştiği ortaya çıkmıştır. Fabrikalar atıklarını geri dönüşüm uygulamadan ve zehirli maddelerden arındırmadan toprağa ve suya vererek bu kaynaklara ciddi zararlar vermişlerdir.
Günümüzde sanayi kesiminin çevreye verdiği zararlar cezalarla, vergilerle önlenmeye çalışılsa da çevre koruma önlemlerinin yeterli seviyede olmadığı görülmektedir. 2017 yılında Türkiye’de gerekli önlemleri almadan atıklarını toprağa verenlere 50 bin 975 TL para cezası uygulanması kararlaştırılırken, yasaklara uymayacak şekilde tehlikeli atıklarını bertaraf edenlere 212 bin 419 TL ile 2 milyon 124 bin 250 TL, hava kirliliğine sebep olanlara ise 50 bin 975 TL para cezası uygulanması kararlaştırılmıştır (2872 Sayılı Çevre Kanunu Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin Tebliğ). Bu cezaların caydırıcılığı denetim mekanizmasının doğru ve etkili işlemesi ile doğru orantılıdır. Küreselleşmenin getirdiği rekabet koşulları ile mücadele edebilmek ve sürdürülebilirliği sağlamak için ticari ilişkiler içerisinde bulunduğumuz ülkelerin çevreyi koruma standartlarına uygun üretim yapmak artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Çevre koruma kaygısı ile üretim yapmayan işletmeler bile artık ekolojik meydan okumaya uymak, sosyal sorumluluk üstlenmek ve doğal kaynakların kıtlığından kaynaklanan kısıtlayıcılara uyum sağlamak zorunda kalmışlardır.
Günümüzde Sanayi Devrimi’nin beraberinde getirdiği daha fazla üretim için daha çok kaynak kullanımı anlayışı yerini sürdürülebilir ekolojik üretim anlayışına bırakmıştır. Sanayi sektörünün her bir alt kolunda atık yönetimi, hava, su ve toprak kaynaklarının korunması ön plana çıkmış, daha az girdi ve daha ileri teknoloji ile daha çok çevre dostu, kaliteli ve insan sağlığı ile uyumlu ürün üretilmesi hedeflenmiştir. Gidişat göstermektedir ki bütün pazarların birleştiği yeni dünyada verimsiz ve çevre dostu üretim yapmayan fabrikalar kapanmak zorunda kalacaktır (Nemli,2000).

İklim Değişikliği

Dünyanın varoluşundan bu yana iklim değişikliği de var olmuştur. İklimin ortalama durumunda meydana gelen, onlarca yıl ya da daha uzun süren istatistiksel olarak anlamlı değişimlere “iklim değişikliği” denilmektedir (Türkeş, 2007). Ancak Birleşmiş Milletler (2007), karşılaştırılabilir bir zaman döneminde gözlenen doğrudan ya da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan faaliyetleri sonucu iklimde meydana gelen değişim “insan kaynaklı iklim değişikliği” olarak tanımlanmaktadır ki durdurulması hayati olan, dünyayı ve dünya üzerindeki yaşamı tehdit eden ve güncel gündemi oluşturan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazları birikiminde Sanayi Devrimi’nden sonra hızlı bir artış olmuş, yüzey sıcaklıklarında belirgin bir artış gözlemlenmiştir (Türkiye Ulusal Çevre Raporu, 2005). Atmosfer içerisindeki sera gazı paylarının bu artışı, küresel ısınma ve küresel soğumanın dünya üzerindeki varlığımızı tehdit eder hale gelmesi uluslararası düzeyde adımlar atılmasını sağlamıştır. İklim değişikliği konusu ilk kez Rio Konferansı’nda ciddi kararlar alınmış, bazı ülkeler sera gazı emisyonlarını 1990’ların seviyesine çekmekle yükümlü kılınmıştır.
İklim değişikliğinin insanın dünya üzerindeki varlığını tehdit etmesinin yanı sıra gıda sanayiindeki ekonomik boyutlarından da bahsetmek bu çalışma açısından bir gerekliliktir. Türkiye’de meydana gelecek 1,5 derecelik bir sıcaklık artışının ürün verim ve rekoltelerinde bir düşüş gerçekleştireceği ön görülmektedir. Gıda sanayiinin tarımdaki değişimlerden etkilenen bir sanayii kolu olması, bu sektörün doğa koşullarına bağımlı olduğunu kanıtlamaktadır. Tarımda meydana gelecek rekolte ve kalite kayıpları doğrudan gıda sektörünü etkileyecektir. Ürünlerde kalite kaybı yaşanacak, atıl kapasite oluşacak ve sektör ekonomik kayıplar yaşamaya başlayacaktır. Su ve toprak kaynaklarının yok olması gıda sanayiini de yok olmaya mahkûm edecektir.

Enerji ve Kaynakların Kötü Kullanımı

İşletmelerin ihtiyaç duyduğu kaynakların önemi ve kıtlık derecesi, o işletmenin çevreye olan bağımlılığının niteliğini ve kapsamını ortaya koymaktadır. İşletmeler de yaşamlarını sürdürebilmek ve faaliyetlerine devam edebilmek için en önemli girdileri olan enerjiye ihtiyaç duyarlar. Özellikle gelişmekte olan ülkeler yaşam standartlarını yükseltmeye ve ekonomilerini büyütmeye çalıştıkça daha yoğun enerji hizmetine ihtiyaç duymaktadır.
Dünyadaki enerji kaynakları yenilenemeyen (kömür, petrol, doğalgaz..vs.) ve yenilenebilen (güneş, rüzgar, değişik bitkiler.. vs.) kaynaklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır (Çukurçayır ve Sağır, 2008). Gelişmekte olan ülkelerde gözden kaçırılan sorun; tükenebilir enerji kaynaklarına bağımlı bir ekonomi geliştirerek kalkınmayı sağlamaya çalışmalarıdır. Bu durum çevreye verilen zararı (fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyon) artırdığı gibi zaten kıt olan kaynakların hızla tükenmesine de yol açmaktadır.
Günümüzde gelişmiş ülkelerde alternatif enerji kaynakları fosil yakıtların yerini almaktadır. Biyo-kütle, güneş, dalga, yer ısısı gibi yenilenebilir kaynakları değerlendiren alternatif enerjilerin kullanılmaya başlanması çevreye verilen zararı azaltacaktır. Sürekli ve dengeli kalkınmayı besleyecek enerji politikası her şeyden önce kaynakları koruyup geliştirecek, gelecek kuşaklara da pay ayıracak bir politika olmalıdır. Çevreyi kirletmeyen, çevre ile uyum içerisinde olan bir enerji politikasının amacı; yenilenebilir kaynakların ön plana çıkarılması ve bu kaynaklardan maksimum derecede yararlanılması olmalıdır. Saf enerji hiçbir şekilde kirletici değildir. Kirletici olan enerjinin üretim şeklidir.

YEŞİL TEDARİK ZİNCİRİ

Yeşil Tedarik Zinciri Kavramı

Tedarik zinciri; müşteriye doğru ürünün doğru zamanda, doğru yerde, doğru fiyatla ve en düşük maliyetle ulaşmasını sağlayan malzeme, bilgi ve para akışı entegrasyonudur. Çevresel kaygıların arttığı günümüzde, tedarik zincirinde de yeşil uygulamalar ön plana çıkmıştır. Buna bağlı olarak yeşil tedarik zincirini tedarik zinciri kavramına “yeşil” sıfatının eklenmesi ile son müşteri atığına kadar her bir basamağında çevre duyarlılığını içerecek şekilde yapılanması olarak tanımlamak mümkündür. Bu süreçte tedarik zincirinde değer yaratılırken çevrenin de önemine dikkat çekilmektedir.

Yeşil Tedarik Zincirinin Amacı ve Önemi

Yeşil tedarik zinciri, ürün geliştirme ve çevreye duyarlı ürün veya hizmet üretme stratejilerinin birleştiği yeni bir paradigmadır. Bu paradigmada üretimden kaynaklanan negatif dışsallıklardan tedarik zincirinin arındırılması hedeflenmektedir. Yeşil tedarik zincirinin amaçlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
Sınırlı doğal kaynakları en iyi şekilde kullanmak,
Enerji tüketimini en az seviyeye indirmek,
Çevrenin uğradığı tahribatı engellemek ve sanayinin yarattığı çevre kirliliğini azaltacak alternatifler aramak,
Geri dönüşüm bilincini yaratmak,
Sürdürülebilir bir kalkınma sağlamak.
Yeşil tedarik zincirinin sıralanan amaçları çevresel ve ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanması konusunda firmalara destek sağlayacaktır. Yeşil tedarik zinciri uygulamaları, firma kararlarındaki olumsuzlukları azaltmada ve kontrol mekanizmasını güçlendirmede firmalar açısından önemlidir (Bansal ve Roth,200). Bunun yanı sıra kaynak kullanımını etkinleştirmede ve ekolojik olarak etkinlik sağlamada önemli bir rol oynar. Yeşil tedarik zincirine dahil olan firmalar iş tatmini yaşarken toplum yaşam kalitesini artırarak müşteri memnuniyeti sağlarlar.
Yeşil Tedarik Zinciri Faaliyetleri
Yeşil Tedarik Zinciri Faaliyetleri şu şekilde sınıflandırılabilir;

Yeşil Satın Alma

Yeşil satın alma; geri dönüştürülebilir, yeniden kullanılabilir ya da dönüşümü yapılmış malzemeleri satın alma faaliyetidir (Büyüközkan ve Vardaroğlu, 2009). Üretimde kullanılacak hammaddelerin satın alımından başka, satın alınacak teknolojiler de çevre dostu teknolojiler olmalıdır. Bu teknolojiler daha az enerji harcayan ve daha az atık üreten teknolojilerdir. Hammadde satın alımında ne kadar yeşil hammadde alınırsa alınsın kullanılan teknoloji ile çevre arasında olumlu bir ilişki yoksa iyi bir yeşil tedarik zincirinden bahsetmek mümkün değildir.
Burada firmaların tedarikçilerinin çevre ile uyumlu davranıp davranmadığını kontrol etmesi en az tedarikçi seçimi kadar önemlidir. Denetim faktörü çevre dostu üretimde ve tedarik zincirlerinde esneklik payı olmaması gereken bir unsur olmalıdır. Aksi halde amaç ile sonuç hiçbir zaman kesişmeyecek ve sürdürülebilirlikten bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Yeşil Üretim

Ürün tasarımının yanı sıra atık oluşumunu, enerji ve hammade kullanımını azaltacak bir şekilde süreç tasarlamak yeşil üretim faaliyeti olarak değerlendirilmektedir (Büyüközkan ve Vardaroğlu, 2009). Üretimden sonra gerçekleşecek olan atık kontrolü, imhası ya da arıtılması işlemi maliyetli olduğundan yeşil tedarik zincirinin en önemli noktalarından biri de üretimin başında daha az atık daha az enerji ile üretime başlamayı sağlayan yeşil üretimdir.

Yeşil Pazarlama

Yeşil pazarlama, pazar alanından farklı tekniklere yönelerek kirliliği kontrol altında tutmaya çalışan bir plan olarak görülebilir. Yeşil pazarlama, çevresel sorumlulukla üretime odaklanmıştır. 1970’lerden sonra yeşil pazarlama kavramı oluşturulmaya başlanmıştır. Yükselen tüketici duyarlılığı, tüketicilerin yeşil ürünlere daha fazla ödeme yapma istekliliği yeşil pazarlamanın başarısını ortaya koymaktadır (Peattie ve Crane, 2005).
Yeşil pazarlama; çeşitli faaliyetleri kapsayan bir uygulamadır. Bunlar “yeşil ürün”, “yeşil fiyatlandırma”, “yeşil dağıtım” ve yeşil tutundurma faaliyetleridir. Yeşil fiyatlandırmada tüketiciler, üretim maliyet tasarrufunun neden olduğu, daha düşük fiyatlı çevre dostu ürünleri almaya teşvik edilir. Eş fiyat durumlarında yeşil fiyatlama, şirketler için önemli bir rekabet avantajıyken fiyatların yeşil ürün aleyhine olduğu durumlarda ise tüketici duyarlılığına başvurulur. Yeşil dağıtımda ürün dağıtımında daha az yakıt kullanımı, temiz yakıt kullanımına özen gibi faktörler devreye girmektedir. Yeşil tutundurma stratejileri ise, geleneksel tutundurma karmaları yanında yeni medya araçlarını da kullanarak, sonuçta normal ürünleri yeşilleştirmekten çok yeşil ürünleri normalleştirmeye çalışan bir yaklaşımdır (Capital,2012).
Tüm bu faaliyetlerin toplamı olarak karşımıza çıkan yeşil pazarlama stratejileri, çevre korumada ve sürdürülebilir üretimde firmalara ve tüketicilere ekonomik fayda sağlayan yıldız aktörlerden biridir.

Yeşil Paketleme

Yeşil paketleme uygulamalarında çevreye duyarlı paketleme söz konusudur. Paketlemenin çevreye duyarlı hale getirilmesi için paketlerin boyutuna, şekline ve çevre dostu malzeme kullanılmasına dikkat edilmelidir (Capital,2012). Paketlemenin geri dönüşüme olanak sağlaması, firmayı ekonomik açıdan olumlu olarak etkileyecek bir durumdur. Boyut yönüyle yeşil paketleme; daha az malzeme ile daha çok ürün taşınarak dağıtım faaliyetine olumlu katkılar sağlamaktadır. Daha az sefer ile daha çok malzeme taşınarak taşıma maliyeti de azaltılmaktadır.

Tersine Lojistik

Tersine lojistik, kapalı döngü tedarik zincirinin oluşmasını sağlayan bir stratejidir. Tersine lojistik, hammaddelerin, halen süreçte bulunan envanterlerin, bitmiş malların ve bunlar hakkındaki bilginin tüketim noktasından üretim noktasına tekrar değer elde etme veya düzgün bir şekilde elden çıkarma amacıyla verimli ve maliyet avantajlı akışını planlama, yürütme ve kontrol etme süreci olarak tanımlanabilir (www.supply-chain.org). Tersine lojistiğin dört adet fonksiyonu bulunmaktadır:
Geri Dönüşüm; kullanılan ürünlerin, bileşenlerin veya malzemelerin üretim alanından toplanarak, geri dönüşmüş ürünler, bileşenler veya malzemeler haline getirilmesidir. Bu durumda orijinal malzeme kimliğini ve fonksiyonelliğini yitirmektedir.
Yeniden Kullanma; ürünlerin, malzemelerin veya bileşenlerin üretim alanından toplanarak kullanılmış olarak satılmasıdır. Yeniden kullanımda değer kaybı olmakla birlikte herhangi bir işleme gerek duyulmamaktadır.
Yeniden Üretim; ürünlerin, bileşenlerin ya da malzemelerin üretim alanından toplanarak kırık veya işlevini kaybetmiş parçaların yenileri ile değiştirilerek üretim sürecine dahil olmalarıdır.
Bertaraf Etme; üretim sonucu çıkan atıkların çevreye zarar vermeyecek şekilde uygun teknoloji ile imha edilmesidir.
(Şengül,2011)

Firmaları Yeşil Tedarik Zincirine Zorlayan Nedenler

Firmaları yeşil tedarik zincirine zorlayan nedenlerini genel olarak birkaç başlık altında toplamak mümkün olmaktadır.
Sürdürülebilir kalkınma; işletmelerin temel var oluş nedeni kâr elde etmektir. Kazancın sürekli ve sürdürülebilir olması işletmelerin ömrü açısından büyük önem taşımaktadır. Yeşil tedarik zinciri stratejilerinin daha az maliyet ile daha kaliteli ürünleri pazara sunuyor olması işletmeler için cezbedici olmuştur.
İç ve dış çevreden gelen baskılar; 17. yüzyıldaki şirketlerin kraldan bir izin istedikleri gibi, günümüz şirketleri de toplumdan gayri resmi bir yoldan izin edinirler. Bir şirket toplumsal işlevler yerine getirmek için vardır. Çalışanlarından, toplumdan çevreyle ilgili baskı gruplarından gelen talepler, şirketlerin değerlendirilmesinde finansal göstergeler yanında çevresel performansın da dikkate alınmakta olduğunu ortaya koymaktadır.
Devlet baskısı ve yasal yükümlülükler; Devletin görevi vatandaşlarını koruma ilkesidir. Devletin sanayiciler ile görüş alışverişinde bulunması ve ortak strateji oluşturması, kirliliği az teknoloji kullanımlarını teşvik ederek yaygınlaştırması, işletmeleri genel anlamda çevreye duyarlı hareket etmeye zorlayan yasaların çıkmasına neden olmaktadır. İşletmeler faaliyet gösterdikleri ülkelerdeki yasal kısıtlara uymak durumundadır. Uymaması halinde katlanması gereken bazı maddi ve manevi yükümlülükler olacaktır. Firmalar faaliyetlerinin durmasına neden olabilecek yüklü tazminatlar ödeyebilecekleri gibi sahip oldukları markaya duyulan güvenin sarsılmasından dolayı da ekonomik açıdan ciddi zararlar göreceklerdir.
Finansal baskılar; Firmaları finanse eden, firmalardan ürün tedarik eden veya firmalara hammadde desteği sağlayan; firma için ekonomik öneme sahip dış şirketlerin baskıları firmaları yeşil tedarik zincirine zorlayan nedenler arasındadır. Şirkete gelir veya hammadde desteği sağlayan firmaların şirket üzerindeki denetim ve şart koşma serbestisileri firmaları baskılayan bir unsur haline gelmiştir.
Rekabet baskısı; Günümüzde tüketici bilinçlenmesi ile beraber tüketim tercihlerinin yeşil ürünlerden yana olması rekabet koşullarını yeşil tedarik zincirine dahil olmayan firmaların aleyhine çevirmektedir.

Nisan 2018 sayısının 92.sayfasında yayımlanmıştır. 

*Makalenin ikinci bölümü ve kaynakça Mayıs 2018 sayımızda yayınlanacaktır

Yazarın diğer yazıları