Ayşe Dinçer

Ayşe Dinçer

Lezzet Yolcusu

İnsanın değeri

Epey bir zamandır dünyanın çeşitli ülkelerini geziyorum ve dünya insanlarının kültür hazinelerini anlamaya, geçmişten günümüze yaşam ve özellikle yeme-içme alışkanlıklarını incelemeye çalışıyorum.

Mevlana'ya sormuşlar "İnsanın değeri nedir?" diye. Cevabı "Aradığı şeydir" olmuş. Hepimiz birşeyler arıyoruz: Sağlık, huzur, mutluluk, para, iyi bir iş, başarı, belki hepsi ve daha birçokları. Cevap kişiye özel olunca değerlendirmeyi de kişinin kendisinin yapması gerek. Hayatta kendimize mutlaka bir hedef koymalı ve ona ulaşmak için çaba göstermeliyiz. Epey bir zamandır dünyanın çeşitli ülkelerini geziyorum ve dünya insanlarının kültür hazinelerini anlamaya, geçmişten günümüze yaşam ve özellikle yeme-içme alışkanlıklarını incelemeye çalışıyorum. Bazılarını "Lezzet Yolcusu" sayfamda yazdım. Yazamadıklarım da güncellenmeyi ve yazılmayı bekliyor. Bu ilk yazımla başlayan internet köşemde ise farklı konularda yazmak istiyorum. Umarım bu yazı serisi de ilginizi çeker.
Geçtiğimiz hafta Konya'ya gittim. Mevlana'yı, Karatay Medresesini, Konya camilerini ve Çatalhöyük'ü gezdim. Binyıllar yüzyıllar arasında yolculuk yaptım. Çatalhöyük'te yaşam milattan önce 8 bin'lerde başlamış. Günümüzden neredeyse 10 bin yıl önce. Karatay Medresesini yaptıran Selçuklu devlet adamı Celalettin Karatay ve ünlü mutasavvıf Mevlana Celalettin-i Rumi 13. Yüzyılda bu topraklarda yaşamış. Osmanlı ise çeşitli yıllarda her biri ayrı ayrı görülmeye değer onlarca cami yaptırmış. "Gez Dünyayı Gör Konya'yı " demişler. Doğrudur. Konya'yı görmek, tarih sayfalarında binlerce yıllık gezinti yapmak, insanlığın kültür mirasını görmek demek. Tarih öncesi çağlardan günümüze yüzlerce medeniyet geçmiş Konya'dan. Hepsi bir iz, bir yaşam hikayesi, bir sanat eseri hediye etmiş. Selçuklular'dan kalan Karatay Medresesi'nin muhteşem Çinileri görülmeye değer. Mevlana dergahı tasavvufi düşünceler ve yaşam tarzı hakkında fikir veriyor. Ziyaret ettiğim Türbeler Konya'da insana verilen değeri gösteriyor. Osmanlı'dan kalma İplikçi, Aziziye, Selimiye gibi camiler dini duyguları güçlendiriyor. Artık pek kalmayan ama eskilerin özlemle andığı Meram Bağları; Alaaddin Tepesi, Müftübağı, Sille, Çumra gibi yöreleri hala dillere destan.
İstanbul'a neredeyse bahar geldi ama Konya'da her yer karlıydı. Kışları sert geçiyor anlaşılan. Yazları ise bunaltıcıymış. Sıcak yaz günlerinde Konya halkı Gedabad rüzgarını beklermiş. Hali vakti yerinde olan aileler Meram bağlarında serin serin otururken 'geda'lar yani yoksul ve fakirler gedabad'ın esmesini usul usul yaprakları oynatıp sıcak geceyi serinletmesini bekler sonra da rahat bir uyku uyurlarmış. Konya'da o kadar çok efsane var ki hangi birini anlatsam. Alaaddin Tepesi aslında onbin yıllık bir höyük. Adını Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'tan, buraya yaptırdığı Alaaddin Camiinden alıyor. Hikayesi de ilginç. Zamanın hükümdarı halkının gücünü göstermek istemiş. Herkesin bir avuç toprak alıp gösterdiği yere atmasını emretmiş. Ve bir süre sonra Konya ovasındaki bu düzlükte herkesin şaşkınlıkla izlediği bugün Alaaddin Tepesi adı verilen tepe yükselmiş. Manzarası çok güzel. Mutlaka gezilmeli. Bu arada bir rivayete göre Sille'nin kızları çok güzel olurmuş. Meram'da bağ, Bedesten'de dükkan, Türbeönü'nde ev, Sille'den de kız alınmalıymış...
Konya hakkında yazacaklarım uzun. Konya Mutfağı, özgün lokantaları,  günümüze gelen hikayeleri ...kimbilir belki biraz da en önemli turistik eşyaları ve tesbihlerine de değinirim.  Bu yazımda türbesini ziyaret ettiğim, çorbamda bir fiske tuzu bulunsun diye tuzundan aldığım, Mevlana'nın Aşçı Dedesi Ateşbaz-ı Veli'nin hikayesini anlatacağım. Hikayeyi Türbedarın oğlundan dinledim. Bilgileri de Mevlana Dergahından derledim. Ahçı Dede yada Sertabbah Şemseddin bin Yusuf' un hikayesine başlamadan evvel Matbah-ı Şerif'ten bahsetmek isterim. Mevlana Dergahının mutfağı, yemeklerinin pişirildiği yere Matbah-ı Şerif deniliyor. Burada hem yemek hem de derviş olma yoluna baş koyanlar yetişir, pişermiş. Mevlevi dervişi olmak isteyen ve "can" olarak adlandırılan kişilerin 1001 günlük eğitimlerinin tamamlandığı mekan aynı zamanda.  Aşçı Dede veya Sertabbah ise Mevlevilik tarikatinde dervişleri eğiten,  terbiye eden, manevi olarak pişiren ve olgunlaştıran kişi. Ateşbaz-ı Veli adı ile tanınan ve bir hikayesini anlatacağım Şemseddin Yusuf da hem sertabbah hem de Hazreti Mevlana ve ailesinin aşçısı olarak yıllarca hizmet vermiş.

Hikayeye gelirsek, günlerden bir gün Hz. Mevlana'ya hatırlı misafirler gelir. Ahçı Dede yemek hazırlıklarına başlar, sofralar kurulur, ocaklar yakılır,  kazanlar kaynamaya başlar. Bir ara Aşçı Dede yemeğin tuzuna bakmak için eğilir, bir de ne görsün ocak sönmek üzeredir. Hemen yardımcılarını odun için Dergah odunluğuna gönderir ama orada hiç odun kalmamıştır. Ne yapacağını bilemez. En doğrusu Mevlana Hazretlerine gidip durumu anlatmaktır. Aşçı Dede de öyle yapar. Nasıl etse de nereden odun bulsa da yemekleri pişirse.  Mevlana der ki "Odun kalmamışsa ayağını ateşe koy harlansın" Ahçı Dede Şemseddin çaresiz geri döner ayağını sönmek üzere olan ocağa yerleştirir.  O anda bir mucize olur. Dede'nin ayak parmakları arasından bir alev yükselir bacadan çıkar, ateş harlanır yemekler pişmeye başlar. Akşam olup da misafirler gidince Ahçı Dede Şemseddin Yusuf, Mevlana Hazretlerinin huzuruna çıkıp olanları anlatmaya başlar. Mevlana onu durdurup " Hay Ateşbaz, sus anlatma kendini açık etme" der. O andan itibaren Ahçı Dede'nin adı Ateşbaz olarak anılmaya başlar. Ateşbaz susup ayaklarına bakar. Olayın tek tanığı iki ayak parmağı arasındaki mercimek büyüklüğündeki yanık izidir. Aşçı Dede ilgili daha pek çok efsane var. Belki bir gün anlatırım...
Huzurlu ve sağlıklı günler dilerim