“Köylü milletin efendisidir”

Bakliyat üretiminde 100 yıllara dayanan birikimimiz, tecrübeli çiftçilerimiz ve yerel tohumlarımız bulunmaktadır.

Türkiye’nin birçok bölgesi ekolojik yönden bakliyat yetiştirmeye uygundur. Toprak ve su kaynakları yeterlidir. Bakliyat tarımı diğer ürünlere göre daha kolaydır. Bakliyat üretiminde 100 yıllara dayanan birikimimiz, tecrübeli çiftçilerimiz ve yerel tohumlarımız bulunmaktadır. Üretimimizi arttırmak için geriye sadece hükümetimizin üreticiyi teşvik edici önlemler alıp onları desteklemesi gerekmektedir.

Sadık Çelik
Keyveni Kurumsal Hazır Yemek Yönetim Kurulu Başkanı

Geleneksel Türk mutfağının vazgeçilmez gıda maddeleri arasında yer alan bakliyatın son zamanlarda, dünyanın çeşitli ülkelerinde beslenme uzmanları tarafından yapılan çalışmalarla, hem beslenmemiz hem de vücut sağlığımız açısından "ne kadar önemli ve vazgeçilmez" olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Yavaş sindirildikleri için kan şekerini yavaş yükselterek enerji sağlayan bakliyatın, koroner kalp hastalıkları ve damar sertliğine sebebiyet veren kolesterolü içermediğini, lif içerikleri yüksek olduğu için de bağırsak hareketlerini düzenleyip, kalın bağırsak ve mide kanserlerini, kabızlığı ve mide tembelliğini önlediği belirtiliyor. Yapılarındaki proteaz inhibitörleri ile kanser oluşumunu önleyen çok önemli bitkisel protein kaynağı olduğu da biliniyor. Şeker hastalarında, içerdikleri nişasta sebebiyle, kan şekeri düzeyinde problem doğuracak bir artışa sebep olmamaktadır. Bakliyatı düzenli olarak tüketirseniz hem gerekli bütün vitaminleri ve mineralleri almış, hem de karbonhidrat ve proteinin doğal kaynağını keşfetmiş olacaksınız. Bizler için önemli bir besin kaynağı olan bakliyat ürünlerinin üretim tüketimi, ihracatı ithalatı ve ülke ekonomisindeki yerini sektördeki uzun yıllara dayanan tecrübe ve bilgi birikimimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülkemizde 1970’li ve 80'li yıllarda uygulanan tarım politikaları ve tüketim için yapılan çeşitli kampanyalarla bakliyatta kendi ihtiyacımızı karşılayıp ihracatçı ülke konumuna geçtik. Dünya mercimek üretiminde ilk sırayı alırken, nohut üretiminde ikinci sırada yer aldık. Fakat 90'lı yılların ortasından itibaren değişen hükümet politikalarıyla, TMO ve kooperatiflerin pazardaki paylarının azaltılmasıyla üretimde lider ülke konumundan ithalatçı ülke konumuna gelmemize sebep olan sürecin de temelleri atılmış oldu. TÜİK’in son yirmi yıllık istatistiklerine baktığımızda ekili alanlarımızın %65, üretimimizin ise %45 azaldığını görmekteyiz. Bu şekilde tohumunu, tarımını kaybeden bir ülke bağımsızlığını, geleceğini de kaybeder. Ülkemiz bugün mercimekte kendi iç tüketimini bile karşılayamamaktadır. Mercimek ihracatında liderliği kaptırdığımız ülke olan Kanada’dan ithalat yapıyor olmamız ise ayrı bir üzüntü kaynağıdır.

Türkiye’nin birçok bölgesi ekolojik yönden bakliyat yetiştirmeye uygundur. Toprak ve su kaynakları yeterlidir. Bakliyat tarımı diğer ürünlere göre daha kolaydır. Bakliyat üretiminde 100 yıllara dayanan birikimimiz, tecrübeli çiftçilerimiz ve yerel tohumlarımız bulunmaktadır. Üretimimizi arttırmak için geriye sadece hükümetimizin üreticiyi teşvik edici önlemler alıp onları desteklemesi gerekmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir ülke için üretimin ve üreticinin önemini vurgulayan şu sözleri çok önemlidir ve bence de yıllar öncesinden yapılan günümüzün özeti gibidir. “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur.” Ayrıca “Milli ekonominin temeli ziraattır” ve “Köylü, milletin efendisidir” sözleri de uygulanması gereken politikalar için yön verici olmalıdır. Örneğin yüzölçümü neredeyse sadece Konya kadar olan Hollanda, sebze ihracatında dünya birincisi, süt ve süt ürünleri ihracatında ise dünya ikincisidir. Bu ülkenin başarısının altında bizim de örnek alıp geliştirmemiz gereken Ar-ge, planlı üretim, denetim ve tanıtım gibi faktörler yer almaktadır.

Bir ülke kendi topraklarında yetiştiremediği ürünleri ithal edebilir ama atalarımızın yüzyıllardır topraklarımızda ürettiği ürünleri çok zorunlu sebepler olmadıkça ithal etmemeliyiz. Bunu tekrardan sağlayıp öncelikle kendimize yetebilen ardından da ihracatta söz sahibi bir ülke olabilmek için aşmamız gereken bazı sorunlar var ve biraz da bunlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle Türkiye'de üretim maliyetlerinin yüksekliği genel bir sorun. Akaryakıt, gübre, ilaç, tohum gibi temel üretim araçlarında dışa bağımlı olan ülkemizde girdi fiyatları sürekli artarken çiftçinin ürettiği ürünün fiyatı aynı oranda artmıyor hatta çoğu zaman gerisine düşüyor. Üretici para kazanamadığı için de üretimden kaçıyor. Türkiye'de tarım dışı kalan 4 milyon hektar alan bunun kanıtı niteliğinde. Baklagil üretiminde işçilik maliyeti de diğer alternatif ürünlere göre daha yüksek. Bu da üreticiyi zorluyor. Hasat, çoğunlukla işçiler tarafından elle toplanarak yapılıyor. Alternatif ürünlerde bu maliyet kısmen daha düşük. Üretim maliyetinin artması, verim düşüklüğü sonucu  üreticilerimiz dünya fiyatları ile yarışamıyor. Bir diğer problem ise tohum sorunu. Kaliteli ve verimli tohum kullanımı yok denecek kadar düşük. Devlet ve tohumculuk firmaları baklagillerin üretimine ilgisiz. Bu yüzden kaliteli ve verimli tohum bulmak zor.

Çok düşük miktarlar karşısında da üretici kendi yetiştirdiği üründen tohumluk ayırıyor. Bu da verim düşüklüğüne neden oluyor. Tüm bu yüksek maliyetler, verim düşüklüğü gibi çiftçimizi zorlayan sorunlar ise onları işin kolayına kaçmalarına yöneltiyor ki üretici tercihini makinalı hasat yapılan ürünlerden yana kullanıyor. Tarımda uygulanan yanlış politika ve yüksek maliyetler nedeniyle daha az zahmetli, maliyeti düşük, insan işgücüne daha az gereksinim duyulan ürünlere yöneliş var. Eğer ülke olarak bu problemlere çözüm üretemezsek ve teşvik edici önlemler almazsak baklagil üretimi açısından gelecekte bizi daha da büyük tehlikelerin beklediğini söyleyebilirim.

Aralık 2017 sayısının 44.sayfasında yayımlanmıştır.