Organik tarımın arka yüzü

Günümüzdeki organik tarım üreticileri de bu noktada, tüketicilere tutunacak bir dal olarak organik ürünleri sunmaya çalışıyor.

Günümüzdeki organik tarım üreticileri de bu noktada, tüketicilere tutunacak bir dal olarak organik ürünleri sunmaya çalışıyor. Oysa ki, uzatılan bu dal, organik ürünlerin, tüketicinin kafasındaki algının aksine doğal tarım (ekolojik) yolu ile bize ulaşmadığının farkında değil.

Sadık Çelik
Keyveni Kurumsal Hazır Yemek
Yönetim Kurulu Başkanı

Günümüzde içerisinde bulunduğumuz şartlar ve koşullar neticesinde hiçbir zaman doğal ortamda yaşayamayan ve doğal besine ulaşamayan günümüz insanı, ‘doğallık’ vurgusuyla satışa sunulan organik sertifikalı ürünleri iki, üç katı fiyatlara satın alıyor ve kullanıyor. Tüketici bu ürünleri tercih ederken, bunların doğal tarım yolu ile veya doğal yöntemlerle üretildiğine dair kafasında oluşan ya da oluşturulan imajla karar veriyor.
İnsanlar, tüketici zirai ilaçlar, genetiği değiştirilmiş, antibiyotikli, hormonlu, inorganik gübrelerle (granül gübre) üretilen ürünlerin kansere, diyabete, kalp-damar rahatsızlıklarına, Alzheimer, parkinson ve diğer çeşitli hastalıklara neden olduğunun bilincine geç de olsa varmaya başladı. Tüketiciler, bu ürünlerden kaçarken sığınacakları bir liman arıyor. Yağmurdan kaçarken de doluya tutulmak istemiyorlar.
İşte, günümüzdeki organik tarım üreticileri de bu noktada, tüketicilere tutunacak bir dal olarak organik ürünleri sunmaya çalışıyor. Oysa ki, uzatılan bu dal, organik ürünlerin, tüketicinin kafasındaki algının aksine doğal tarım (ekolojik) yolu ile bize ulaşmadığının farkında değil.

Konuya girmeden isim konusunda da netleşmek gerek, bu organik lafı doğru sözcük değil, doğrusu buna ekolojik ürün denilmesi, yani doğal ürün. Örneğin bilgisayarlar yaşamımıza girdiğinde ‘computer’ diye adlandırılıyordu, daha sonra bilgisayar oldu, ki iyi de oldu, doğru oldu; umarım organik isminin de Türkçemizde, doğal tarım ve doğal ürün olarak söylenmesi gerçekleşir.
Bu noktada, organik tarımın doğal tarımla eşanlamlı olup olmadığını ve tüketicinin kafasındaki “organik ürün doğal yetiştirilmiş üründür” imajını iyice bir sorgulamak gerekiyor. Doğal tarım ya da diğer bir deyişle ekolojik tarım; zirai mücadele ilaçları, ticari (inorganik) gübreler, hormonlar ve sentetik organik maddeler kullanılmadan yapılan tarımsal üretimdir.
Bu maddeler kullanıldığı halde yapılan tarımdan üretilen ürünün organik olma özelliği ortadan kalkmaz, ama ürünün doğal yapısı bozulmuş olur, ürün artık doğal ürün değildir. Doğal tarımda hedef ürün miktarını değil kaliteyi artırmak, bunu yaparken de insan sağlığını ve ekolojik dengeyi ve çevreyi korumak ve sürdürülebilirliktir.
Ayrıca, bir ürünün organik ürün olabilmesi için olmazsa olmaz bazı kriterlere uyması gerekiyor, ki bunların en başında da o ürünün üretiminde organik, yerli tohum kullanılarak ve %100 doğal gübreli (hayvansal gübreli) olarak yetiştirilmesi gerekiyor. Biliyoruz ki bu organik sertifikalarla üretim yapanların %100 doğal gübre ve yerli tohum kullanmadıkları, uluslararası tohum tekellerinin sözüm ona organik tohumlarını kullandıklarını biliyoruz.

Gerçek doğal bir ürünün, tadı, kokusu, rengi, damakta bıraktığı aroması, niteliği yani besleyici öğeleri, etken maddeleri insanın sağlıklı beslenmesi ve yaşaması içindir. Ancak organik pazarlarda ve raflarda satılan ürünlerin bu yukarıda yaptığımız tanımlara ve taşıdığı sertifikalara rağmen sadece usul ve kuralları yerine getirmenin ötesinde (işini doğru yapanları tenzih ediyorum) bir anlam ifade etmemektedir. Bir kavunun, bir domatesin, bir çileğin, bir nohutun, kırmızı etin, beyaz etin kabaca pişmesinden, kokusundan ve tadından gerçek doğallıkta olup olmadığı anlaşılıyor.
Organik tohumlar şu anda üç-beş büyük tekel tarafından üretiliyor ve tüm dünyaya dağıtılıyor. Tüm dünyaya bu tekellerden yayılan tohumlar ise biyoçeşitliliği ve güvenliği, yani bir anlamda da farklı coğrafyalarda farklı çeşitlilikte ürün yetiştirilebilmesini engelliyor.
Biyoçeşitlilikte bu daralmanın ekolojik sistemi nasıl değiştireceği ise henüz pek sorgulanmıyor ve bilinmiyor. Yani aslında doğal ürün imajı altında pek de doğal olmayan, hatta kendisi de ekolojik sisteminden koparılmış bu tohumların başka ekosistemlere taşınmasından ve kullanılmasından ortaya çıkacak yeni mutasyonların sonuçlarını kimse hesaba katmış değil. Ekolojik sisteme ve sağlığımıza zarar verebilecek yeni bir şey üretiliyor ve satılıyor, kullanılıyor, farkında değiliz ya da sonuçlarını kestiremiyoruz.

Kanun küçük çiftçinin önünü kesiyor

Yasal mevzuata baktığımızda da, organik ürünün tanımı yapılırken organik tarımda kullanılan materyalin “organik girdi” olarak adlandırıldığını görüyoruz, ki bu da yukarıda bahsettiğimiz organik tohum kullanılmasını yasal olarak zorunlu kılan bir ifadedir. Yani yasalar da aslında belki istemeden de olsa bu uluslararası tekellere hizmet ediyor ya da onların kârlarını artıracak şekilde işliyor.
İyi niyetlerle ya da farkında olmadan hazırlanan organik tarım kanunu, bu anlamda sadece çeşitli usul ve girdilerin kullanılmasına izin vererek, doğal tarım yapmaya çalışan küçük çiftçinin önünü farkında olmadan kesiyor.
Uluslararası tekellerle rekabet edecek hali olmayan küçük çiftçi de bir süre sonra, yüzyıllardır sürdürdüğü doğal tarım tekniklerini ve usullerini terk ederek sertifika alabileceği şekilde tarım yapmaya başlayacaktır ya da buna zorlanıyor. Çünkü kendi malını süpermarketlere, pazarlara, büyük dağıtım zincirlerine ulaştırmasının başka yolu kalmadı ya da kalmayacak. Böylece birbirinden farklı ürünleri birbirinden farklı şekillerde yetiştiren çiftçiler, bir süre sonra dünya üzerinden silinecek.
Bunun belirtileri, son 15 yıl içinde Hindistan’da, Arjantin’de, Brezilya’da yaşanan küçük çiftçi intiharları ile görülüyor, yaşanıyor. Malını uluslararası tekellere satamayan ya da satsa bile bu satışlardan elde ettikleriyle eski yaşam standartlarında hayatını sürdüremez duruma gelmiş bu çiftçiler, farklı bir dünya düzeninin ve ekonominin gelişini intiharları ile haber veriyor.
Tabloya bu açıdan baktığımızda, bir tarım ülkesi olarak tanımlanan ve gelir kaynağını tarımdan elde eden küçük çiftçilerin olduğu ülkemiz, yasal düzenlemelerini de küçük çiftçilerini koruyacak ve onların hayatlarını kolaylaştıracak, zenginleştirecek, özgürleştirecek şekilde yeniden ele almalıdır.
Yasal olarak kendi ekonomik bağımsızlığını da koruma ve güvence altına alması sağlanmalıdır. Bir anlamda küçük çiftçinin ürünlerini aracısız olarak tüketiciye satabileceği kanalların açık olması da sağlanmalıdır. Bu da teşvik edecek tedbirlerden biri olabilir.

Kooperatifçilik yeniden daha da geliştirilmelidir. Gerekirse yasal mevzuat yeniden gözden geçirilerek düzenlenmelidir. Günümüzde de örnekleri görülmeye başlanan ama henüz yeterli olmayan organik pazarlar bunun için iyi bir başlangıç oluşturabilir. Yasal mevzuatlarla da bu konu ayrıca detaylı şekilde ele alınmalıdır.
Bunun dışında, tüketicinin bilinçlenmesi ve doğal tarımla (organik tarım) konvansiyonel (geleneksel) tarımı ve buralardan gelen ürünleri ayırt edebilmesi ve tercihte bulunabilmesi, doğal tarımın geliştirilmesi için, ilkokullardan itibaren doğal tarım ve doğal ürün konusu müfredata alınmalıdır.
Tüm bunlar, doğal beslenmenin ve doğal tarımın geliştirilmesi için bir başlangıç olacaktır. Çünkü sağlıklı toplum sağlıklı beslenme ile mümkündür, besin kaynaklarımızda da her geçen gün doğal tarımın payını yükseltmeye mecburuz, geleceğin sağlıklı toplumu için.

Ekim 2018 sayısının 30.sayfasında yayımlanmıştır.