Sofralarımız ‘yerli’ değil

Hububatta iklime ve coğrafi koşullara göre, Mayıs ayında başlayıp Ağustos ayına kadar devam eden bir hasat dönemi vardır. Bakliyat hasat dönemi ise Türkiye coğrafyasında Ağustos gibi başlar Ekim’e kadar devam eder.

Sadık Çelik
Keyveni Kurumsal Hazır Yemek
Yönetim Kurulu Başkanı


Türkiye'de 'yerli ve milli üretim' söylemlerine rağmen, Türkiye; Irak'tan Uruguay'a, Brezilya'dan Polonya'ya yani dünyanın her coğrafyasından gıda ithal etmek zorunda kalıyor. Bu durum tüketiciyi ciddi anlamda olumsuz yönde etkiliyor.
Türkiye dünyanın dört bir yanından gıda ithal ediyor. Canlı hayvan ve karkas etle başlayan ithalat, bununla sınırlı kalmayarak samandan bakliyata, patatesten soğana sıçrıyor. Sofralarımız artık 'yerli' olmaktan çıktı. Bu duruma şöyle bir açıklık getirmek gerekiyor; Hububatta iklime ve coğrafi koşullara göre, Mayıs ayında başlayıp Ağustos ayına kadar devam eden bir hasat dönemi vardır. Bakliyat hasat dönemi ise Türkiye coğrafyasında Ağustos gibi başlar Ekim’e kadar devam eder. Soğan-patates de Reyhanlı, Adana, Nevşehir, Amasya, Bolu, Afyon, Ödemiş, İzmir Körfez, Ankara yörelerinde Mayıs’ta başlayıp Ekim’e kadar devam eder. Mayıs’ta, Temmuz’da hasat ettiğiniz bazı ürünleri kışlık olarak ayıramazsınız. Örneğin patates-soğanda da böyledir. Kışlık patates soğan genelde Niğde, Bolu, Afyon, İzmir-Ödemiş tarafında çıkar. Tabii artık Türkiye’nin değişik bölgelerinde de ekiliyor, Sivas gibi, Erzincan, Erzurum gibi…

Kışlık dediğimiz mahsullerin hasatı Eylül, Ekim gibi gerçekleştirilir. Artık turfanda da 12 ay patates-soğan var ancak bunlar Türkiye ihtiyacını karşılayabilecek nitelikte değildir. Durum böyle olunca üretici veya tüccar kışlık dediğimiz mahsulü alır, depolarına koyar ve onu aylara göre yenisi çıkana kadar tanzim eder. Bunun adı depolamadır. Stokçuluk ise iktisat dilinde karaborsa teorisinin içerisinde terimdir. Piyasada sezonda eksik olan ürünleri karaborsacılar veya bu işten çıkar ve menfaat umanlar, kıtlık olacağını düşündüğü dönemde stoklarlar ve stokçuluk yaparlar. Bu durumda amaç piyasayı dara ve zora sokarak fahiş fiyata satış yaparak kar elde etmektir. Sapla samanı birbirinden ayırmak lazım. Bir tarafta ürünleri doğru pay yapabilmek için stok yapanlar, diğer tarafta karaborsa sistemiyle dengeleri alt üst edenler var. Piyasanın kendi dengesi vardır. Burada yapılması gereken en doğru hareket, başarılı bir üretim planlaması yapmaktır. Çiftçinin girdi maliyetleri düşürülmeli aynı zamanda desteklenip, üretime teşvik edilmelidir. Her yörenin iklim ve coğrafi koşullarına göre üretim yapılmalıdır. Binek araçlarda ya da lüks tüketime giren, teknede kullanılan yakıt gideriyle, tarımdaki yakıt harcamalarının eşit olmaması lazım. Avrupa’da ve Amerika’da sistem böyle işliyor. Çünkü tarımı herkes destekliyor. İnsanlar betonla, taşla, çelikle karınlarını doyuramaz. Ancak gıda maddeleriyle karınlarını doyurabilirler. Bu da topraktan doğrudan elde ediliyor. O yüzden bu alana stratejik ve kutsal olarak bakmak ve sahip çıkmak lazım. Türkiye’nin bir başka ve en büyük sorunu da arazi toplulaştırma meselesidir. Miras hukukundan kaynaklanan tarım arazilerinin parçalanmış yapısı tarımın gelişmesine ve verimliliğine büyük darbe vuruyor. Batı, arazinin miras yolu ya da alım-satım yoluyla küçültülmesine engel olmuştur. Mesela İngiltere’de tapu almak diye bir şey yoktur. Toprağı 100 yıllık kiralayabilirsiniz. Sonsuza kadar tapuyu size asla vermiyorlar. Sadece kullanım hakkını alabiliyorsunuz. Eğer amaç dışı kullanıldığı tespit edilirse de toprak hükümet tarafından geri alınıyor. Hollanda da bunu yapıyor. Hollanda’nın yüz ölçümü İstanbul kadar olmasına rağmen üçüncü tarım ekonomisi olmasının sebebi budur. Mevzuat ve hukuk tarımın gelişmesi için tekrar ele alınmalıdır.

Bir ülkenin yeterli üretimi olursa talep arzı karşılarsa ve arz-talep dengesi kurulursa ki bu piyasada oluşuyor zaten. Çünkü üretici-çiftçi, malını ne zaman satacağını, ne zaman piyasaya hangi ürünü süreceğini ya da ne kadar süre ile muhafaza edebileceğini çok iyi bilir. Ürünün sıhhatini ve durumunu en iyi çiftçi biliyor. Çünkü işin teknik kısmına en iyi onu üreten hakimdir. Diğer taraftan baktığımızda elbette ki, bu işi kötüye kullananlar ve stokçular vardır. Bunlar her dönem oldular. Bunların üzerine gidilmesini destekliyorum. Bu milli bir görevdir. Artan girdi maliyetleri yüzünden çiftçi üretimden çekiliyor ve tarım alanları daralıyor. Köylü Anadolu’yu terk edip büyük şehre göç edip ekmeğini başka işlerde arıyor. Bu da giderek dışa bağımlılığın, ithalat payının genişlemesine yol açıyor. Bu sebeple piyasalarda fiyat dengesi kurulamıyor ve fiyatlar çoğunlukla yukarı çekiliyor. Aslında üretim planlaması düzgün yapılsa, bu tip sorunlarla karşılaşmayabiliriz. İklim değişikliğine göre, üretim planlaması, ürün desenlemesi yapmamız ve ona göre tohum üretmemiz gerekiyor. Üretim yaparken her koşulun göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Aralık 2018 sayısının 38.sayfasında yayımlanmıştır.