Prof. Dr. Mustafa Koç

Prof. Dr. Mustafa Koç

Gıda Politikaları

Yeni Yıla Umutla Girmek

Tüketimin gemi azıya alıp gittiği dünyamızda herkes sürdürülebilir kalkınmadan yana konuşuyor, ama iş pratiğe geldiğinde durum farklı. Konu dönüp dolaşıp kurumsal ve toplumsal alışkanlıkları, rahatlıkları, kolaycılıkları durdurmaya, değiştirmeye...

Prof. Dr. Mustafa Koç
Ryeron Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Toronto-Kanada
mkoc@ryerson.ca
  

2012 nihayet geldi. Magazin basını ve tıklamalı internet haberciliği; Maya Takvimi, Nostradamus ve Kör Kahin Vanya olmasa ne yapardı acaba? Tıklama başına ‘rating’ ve reklam alan internet medyası, artık hangi başlıkların en çok ilgiyi çekeceğinden emin. Geçen yüzyılın garantili ilgi odakları seks ve spora 21’inci yüzyılda korku da eklendi. Korku romanları, korku filmleri gibi sanatta olduğu kadar, basında da çok ilgi çeken, çok satan bir tema korku. İnsanların korku temasına takıntısı psikologların ilgi alanı. Psikolog Robert Plutchik korkunun, sevinç, üzüntü, iğrenme, öfke, umut, hayret ve güvenme gibi sekiz temel duygudan biri olduğunu iddia ediyor. İletişim çağı insanı, bu duyguları farklı farklı uyararak  kendisine bir şeyler satmaya, oyunu almaya, onu bir yönlere çekmeye çalışanların etkisiyle duygudan duyguya, sürükleniyor. 
2012’ye has kıyamet haberleri ve beklentileri son süper güç  Amerika’da da oldukça rağbette.  Bunun ardında korkunun imana döneceği varsayımı ile hareket eden dinci çevreler kadar, mali kriz içinde yüzen küresel kapitalizmin “nasılsa dünya batıyor hesabıyla” yarını düşünmeden yaşayan ve tüketen umutsuzlar sayesinde durumu düzeltme çabası da yatıyor. Kara Cuma diye adlandırılan Kasım ayının son Cuma günü ABD’de yapılan promosyonlarda satış rekorları kırılması, kimine göre krizin bittiğini, kimine göre de umutların tükendiğini gösteriyor. Marduk gelmeden doyasıya XBox oynamak için olsa gerek, sıradaki rakiplerini alt etmek isteyen bir kadının biber gazı kullandığını yazıyor gazeteler.
Yılbaşı partileri için rezervasyonlar Kasım ayından alınmaya başladı bile. Herkes bütçesine göre bir şeyler uydurmaya çalışıyor. Dışarıya çıkmak istemeyenler de  güzel yemekler hazırlayıp, televizyondaki eğlence programlarını izleyerek eğlenmeyi deniyor. Yılbaşının neden özel olduğunu sorgulamak kimsenin aklına bile gelmiyor. Oysa 1 Ocağın yıl başı olması yeni sayılır. Yıl başında yemekler yapmak, hediyeler alıp vermekse çok daha yeni. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yılbaşı kutlamaları miladi takvimin kabul edilmesinden sonra başlamış. 1 Ocak 1926 Cumartesi öğleden sonra başlamak üzere Pazar günü tatil edilmiş.
Hıristiyan geleneğine göre 1 Ocağın kutsal sayılması, Hazreti İsa’nın doğumundan bir hafta sonraya denk gelmesine ve bu yüzden Musevi geleneğine göre sünnet olduğu günün bu tarihe denk düştüğünün varsayılmasından kaynaklanıyor. İlk kez 1522 yılında Venedik Cumhuriyeti’nde kutlanmaya başlamış. İngiltere 1752 yılında kutlamaya başlamış, komşu Yunanistan’da da 1923’den beri kutlanıyor. Hicri takvimi kullanan Osmanlıya göre Muharrem’in birinci günü yeni yılın ilk günü sayılıyormuş. Anadolu’da, İran ve Türki devletlerde yılbaşı 21-22 Mart’ta Nevruz olarak kutlanıyor.  Hatta Atatürk’ün ilk kez 22 Mart 1922’de yabancı elçilik temsilcilerine yeni yıl yemeği verdiği iddia ediliyor.
Tabii yılbaşını kutlarken kimse artık Hazreti İsa’nın can acısını düşünmüyor. Modern pazar ekonomilerinde, Noel bile dinsel içeriğinden sıyrılmış, herkesin birbirine hediyeler aldığı bir tüketim bayramına dönmüş. Kimse neden hindi dolması yapılması gerektiğini, neden çam süslendiğini,neden Noel Baba’nın kırmızı beyaz giydiğini bilmiyor. Haddon Sundblom’un 1930’larda Coca Cola reklamları için yaptığı resimler ne kadar da Noel Baba’ya benziyor değil mi? Geleneklerini unutmuş, özünü yitirmiş toplumlarda, basın kimlik sorununu ve geleneklere saygısızlığı,  kutu Cola’nın bu yıl beyaz renklere bürünmesi şeklinde verebiliyor. Ve çok şükür, başka konularda kafalarını ekranlarının önünden kaldıramayan gelenekçi tüketicilerin protestosu Coca Cola’yı, bir kez daha orijinal renklerine dönmeye zorluyor.
Tüketimin gemi azıya alıp gittiği dünyamızda herkes sürdürülebilir kalkınmadan yana konuşuyor, ama iş pratiğe geldiğinde durum farklı. Konu dönüp dolaşıp  kurumsal ve toplumsal alışkanlıkları, rahatlıkları, kolaycılıkları durdurmaya, değiştirmeye dayanınca  sürdürebilirlik diye bir konu kalmıyor. 1997 de Kyoto Protokolünün önde gelen liderlerinden Kanada bugün kişi başına sera gazı katkısı açısından Avustralya ve ABD’nin ardından dünya üçüncüsü olmuş durumda. Kyoto’ya attığı imzayı geri alma telaşında. ABD zaten başından beri imzalamamış. Çin, Hindistan, Brezilya gibi ucuz emekle dünya pazarlarına bir önceki günden daha da ucuza tüketim malzemeleri üretme yarışında olan ülkelerin ise, ne sera gazlarını taktığı var, ne küresel iklim değişikliğini. Hemşehrilerinin iş gücünü küresel pazarlarda satıp, küresel yüzde birlik mutlu azınlığa katılma yarışındaki Asyalı, Güney Amerikalı elitler, eski sömürgecilerle Afrika’nın, Orta Asya’nın doğal kaynaklarını nasıl ucuza kapatırız yarışına girmiş. Kongo’da, Libya’da Sudan ve Somali’deki savaşların nedenini anlamak için bu paylaşım mücadelesini iyi tanımlamak lazım. Doğu Akdeniz’deki petrol paylaşım savaşının, bölgedeki başka rejim değişikliği projelerinde etkisi var mıdır bilinmez.
Belki de bu yüzden, medyanın rolü  kitlesel trankilizanlıkla kitlesel stimulantlık arasında gidip geliyor. Bir yerde veya konuda uyuturken, bir başka yerde veya konuda uyarıyor. Ama kitle etkileşim araçları arasında hiçbiri korku kadar etkin değil. Korku kitleleri negatif uyarıların etkisi ile belirli şekilde davranmaya  yönlendiriyor. Yanlış yapma ve cezalanma korkuları sadece bireysel değil sosyal psikolojik olarak da grup davranışlarını yönlendiriyor.  20’inci yüzyıl tarihi, kitlelerin korku ve propaganda ile yönlendirilmesi konusunda örneklerle dolu.
Korkunun bir başka işlevi de kitlelerin direnme yeteneklerini felce uğratması. Baştan kaybettiğini kabul edenlerin muhalefet etmeye bile mecali kalmıyor. Korku öte yandan birey ve grupların beklentilerini de yönlendirerek, normalde kabul etmeyecekleri koşulları kabul edilir, beklenilir hale getiriyor.  George Orwell’in 1984 adlı romanında yazdığı fantezi gerçek olduğunda, tüm kişisel iletişimlerin dinlenmesi, en temel insan haklarının ihlal edilmesi konusunda kitlesel tepki ‘biz zaten biliyorduk’ demenin ötesine geçemiyor. İşin tuhafı, artık bu korkuları kanıksayan kitleler kanun dışı davranışlarda haklarını aramak, protesto etmek gereği bile görmüyorlar.  Şok doktrini artık hiçbir şeyden şok olmayan duyarsız, sessiz, tepkisiz bir toplum yaratmayı umuyor.
Bu karamsarlık kısır döngüsünden kurtulmak için, katılımcı demokrasiden yana olanların, korkuyu değil umudu, çıkmazları değil çözümleri göstermesinde yarar  var. Olumlu mesajı olan, umut veren, yol gösteren liderler arıyor kitleler. Küresel problemler küresel çözümler gerektiriyor. Toplumsal kalkınmayı ekonomik büyüme ve bol bol tüketmek olarak gören zihniyetin çıkmazını görmek, çözümleri ararken kitleleri korku ve baskı yerine akıl, umut ve güven vererek yönlendirmeye ihtiyaç var. Bunun için de kitlelerin liderlere ve temel toplumsal kurumlara saygı ve güven duyması gerekiyor. Büyük umutlarla gelen her Obama’nın büyük umutsuzluklarla gitmesi umutsuzluğu artırırken, çözümsüzlüğü daha da körüklüyor.  Küresel kriz sadece finansal değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal anlamda bir meşruiyet krizi. Yeter ki kendi kendimizin çözümün bir parçası olduğumuzu anlayarak, ortak çalışmaya karar verelim. 1918’leri de görmüş bir toplumun 2012 den korkmasına gerek yok, yeter ki tarihten derslerimizi alalım.